SAYISAL AĞIRLIKLI OKULLARDA EDEBİYAT DERSİNİN YERİ - Gülen Köyü Resmi Web Sitesi...

Gönderen Konu: SAYISAL AĞIRLIKLI OKULLARDA EDEBİYAT DERSİNİN YERİ  (Okunma sayısı 3608 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • Moderatör
  • *
  • İleti: 7
  • Cinsiyet: Bay
  • 5 Mesajı Toplam
    10 Kere Beğenildi
  • GSM: 0505 5278589
      ALİ FUAT GÜNEY
      afg116@hotmail.com
      05 Ocak 2011 Çarşamba

     SAYISAL AĞIRLIKLI OKULLARDA EDEBİYAT DERSİNİN YERİ

     Sayısal ağırlıklı okullarda edebiyat dersinin yeri ve önemi nedir? Bu soruya verilecek cevaplar bakan kişiye ve bakış yönüne göre farklılıklar taşır sanırım.

Bu sorunun cevabını bulmak için öncelikle “edebiyat” sözcüğünün ne anlama geldiğinin iyi anlaşılması gerekir. Edebiyat, edeb sözcüğü ve iyat ekinin birleşiminden oluşmaktadır. Edeb: Güzel söz, güzel huy ve ahlak demektir. –iyat eki ise Arapça kökenli olup “ait, üzerine” anlamı taşır. Buradan yola çıkarak edebiyatı, güzel söz, güzel huy ve ahlaka ait her şey diye tanımlayabiliriz. Onun için edebiyata terim olarak en kısa tanımıyla güzel söz söyleme, güzelliği anlatma sanatı (retorik, belagat) denmiştir.
 
Peki güzel söz ve eylem kimlere aittir, hangi toplumlarda bulunur. Burada da medeniyet kavramı karşımıza çıkar. Konuşabilen, birbirini dinlemesini bilen bireyler ya da toplumlar en yalın şekliyle bu kavramın içerisini doldurur. Konuşamayan ve birbirine tahammülü olmayan toplumlardan ise güzel söz ya da davranış beklemek çok lüks olur. Dolayısıyla edebiyat (belagat) hayatın en temel alanlarında yer alacak -doktor, mühendis, yönetici, işletmeci vs.- gençler için altın anahtarlardan biridir.  Gençlerimizin bu anahtarı kullanmaları hem onların hem de toplumumuzun ruh sağlığı için çok önemlidir sanırım.

Sayısal ağırlıklı okullarda, öğrencilerimizden edebiyat ve dil anlatım dersleriyle ilgili bu derslerin yoğun olduğu, ezbere dayandığı, bu kadar ders saatinin fazla olduğu gibi serzenişleri zaman zaman duymaktayız. “Biz sayısal öğrencisiyiz, edebiyat dersinin bize ne faydası olacak, hayatımızın hangi noktasında kullanacağız?” soruları bizi üzen ve gençlerimizle hasbi hal edilmesi gereken çok çarpıcı bir durumdur. Bu hususta cevabı bulunması gereken soru şudur düşüncesindeyim: Edebiyat sadece bir ders midir?

Evet, bana göre edebiyata sadece bir ders olarak bakmak yanlıştır ve gençlerimizin içine düştüğü en büyük yanılgı budur. Edebiyata bir ders, sadece belli bilgilerin verildiği, ezberlenip geçilmek zorunda olunan bir sorumluluk alanı olarak bakmak ona yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Çünkü edebiyat, “Biz”iz. Orta Asya bozkırlarından esmeye başlayan, uğradığı her yerden güzel renkler, kokular, tatlar alan ve Anadolu coğrafyasında tam bir borana dönüşen bir yaşam rüzgârıdır edebiyat. Duyuş, düşünüş, yaşayış, bakış adına neye sahipsek edebiyat yelpazesine yansımaz mı? O romanı, koçaklaması, destanıyla kahramanlığımızın; sagusu, mersiyesi, ağıtıyla acılarımızın; gazeli, koşması, türkü ve şarkısıyla aşkımızın; manisi, ninnisi, varsağısı, nutku, fıkra ve masalıyla yaşamımızın; ilahisi, nefesi, naat ve mesnevisiyle inanışımızın; en zor anlarda yazılan şiir ve marşlarıyla bağımsızlığımızın en güzel sembolü, anlatısı değil midir? Oğuz Kağan’ın o yiğitliği; Ahmet Yesevi ve Yusuf Has Hacib’in öğretileri; Yunus’un içtenliği ve inancı; Mevlana’nın insanlık sevgisi ve insanlığı kucaklayışı;Karacaoğlan’ın aşkı, coşkusu; Aşık Veysel’in birliği, kardeşliği;

Şinasi’nin medeniyet ve modernleşme kaygısı; M Akif’in bir yetime acıyışı ve bağımsızlık ruhu bir yandan edebiyatımızı oluştururken diğer yönüyle de yaşamımızı yansıtmış olmuyor mu? Milli duyuş, memleketçilik, garipçilik, toplumsal gerçekçilik ve daha niceleri Cumhuriyet dönemimizin aynası değil mi? Dolayısıyla bir milletin kalbi, kafası, ufku, yaşamı, tarihi, kültürü yani her şeyi edebiyatı ve onun leziz anlatımıyla yeni nesillerin hayat düsturunu oluşturur. Bu yüzden gençler, edebiyata bir ders değil, kendini tanıma, hayata bağlanma, anlama, anlatma, duyma, hissetme çalışması ve tutkusu demeliyiz. Anlayıp anlatacak, ağlayıp ağlatacak; kalbimize bir dil olacak, yaşamın ete kemiğe bürünmüş hali olarak görmeliyiz edebiyatı. Bir millet olarak kendimizi doğru öğrenmek, anlamak ve tanımak için başvuracağımız en değerli hazinemizdir edebiyat. 
 
Edebiyatın en önemli işlevlerinden bir diğeri ise bir milletin millet olarak yaşayabilmesini sağlamasıdır. Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanında Nayman Ana adıyla sembolleştirilen bir mankurt hikayesi anlatılır. Moğollar zamanında Juan Juan denilen bir kabilenin savaşlarda çok vahşi ve acımasız olduklarından dem vurulduktan sonra onların aldıkları esirlere yaptıkları eziyetler anlatılır. Erkek esirlerin saçları, kan revan içinde kalacak şekilde kazınır, sonra kafalarına devenin mide derisinden yapılmış bir fes geçirilirmiş. Ardından esirler bağlanarak bozkırda kızgın güneşin altında bırakılırmış. Günlerce güneşin altında kalan esirlerin kafasındaki deri kuruyarak kafalarını bir mengene gibi sıkmaya başlarmış. Yukarıya doğru büyüyemeyen saçlar ters yöne büyüyerek esirlerin beynine batmaya başlar, onları delirtecek acılar içinde bırakırmış. Günlerce süren bu eziyetin sonunda esirlerin çoğu acılara dayanamaz ve hayatını yitirirmiş. Hayatta kalanlar ise 10 köleye denk gelecek güçte olurlarmış. Saçlarının beyne batması ve çektiği acılar yüzünden hafızalarını yitiren bu köleler yurdunu, geçmişini, atasını unuturmuş; ona kim ilk yemek getirirse onu efendi bilir ve onun sözünden asla dışarı çıkmazmış.

Hikayedeki Nayman Ana da çocuğunu bir savaşta esir düşürmüş acılı bir anadır. Oğlunun ölmediğine inanan ana tüm telkinlere rağmen oğlunu bulmak için yollara düşer ve uzun bir arayıştan sonra bir dağda çoban olarak o ana kuzusu yavrusuna denk gelir. Önce yabancı biri gibi yanaştığı oğlunun başına gelenleri çok kısa süre içinde anlar, o da mankurtlaştırılmıştır; fakat oğlunu kurtarmayı kafasına koymuş olan Nayman Ana ona ana şefkatiyle yanaşır, hafızasını canlandıracak her şeyi anlatmaya başlar. Esirin aslında kim olduğunu, nasıl büyüdüğünü, onu ne kadar çok sevdiklerini ve saire. Nayman Ana’nın saatlerce süren bu çabalarına karşın o karşısında yalnızca kendisine tebessümle bakan bir genç bulabilir. Buna da razı olan Nayman Ana’nın bu saadeti oğlunun efendi bildiği sahibinin gelmesiyle tam bir drama dönüşür. Kölesiyle yakından ilgilenen, ona yemek vb şeyler veren bu yaşlı kadından huylanan adam, onun ne yapmaya çalıştığını kısa sürede anlar ve kölesine onu öldürmesini emreder. Hafızasıyla birlikte tarihini de kaybetmiş olan o genç sadece kısa bir tereddütten sonra, anasının tüm merhametli bakışlarına rağmen, fıtratının gereğini yapar ve ana katili olur. Efendisine sadakatini en yüksek derecesinden göstermiş olur.

Komünist Rusya’nın, kendisine sadık köleler yapmak istediği Orta Asya Türkleri’ne din, dil, kültür ve milli özellikleri yok etme cenderesinde yaşattıklarının sembolleştirildiği bir anlatıdır bu hikaye.  Aydınları, yöneticileri sürülmüş ya da öldürülmüş, dili ve alfabesi değiştirilmiş, tarihi ve geçmişi unutturulmaya çalışılmış Türkî cumhuriyetlerin yaşadıklarının modern mankurtlaştırılma olduğunun hikayesi. Milletler için vahim olan bu durum günümüzde ise sömürgecilik ve yozlaşma olarak maalesef karşımıza çıkmaktadır.

İşte edebiyat, millî bakışı ve taşıdığı değerleriyle bu zehrin en önemli panzehiridir. Bizi biz yapan değerleri gelecek kuşaklara aktaran bu büyük hazine,  nesillerimizin mankurtlaştırılmasına (yozlaşması ve köleleştirirlmesine) dur deyecek en önemli araçtır. Sevgili gençler biz bu büyük hazineye sadece ders deyip geçmekle en büyük hatayı yapmış ve amaçları milletimizi bozmak, değerlerinden uzaklaştırmak olanların ekmeğine yağ sürmüş olmaz mıyız?

Edebiyatın bir de evrensel penceresi vardır ortak düşünmeyi, duyumsamayı ve önemsemeyi oluşturan.. Bunu en güzel edebiyatın konusuyla ifade edilebiliriz: İnsan ve insana ait olan her şey. Sevgi, korku, şüphe, heyecan, coşku, mutluluk, acı, gurbet, zorluk, arayış, isyan, hayal, gelecek kaygısı gibi duygular; doğa sevgisi, kardeşlik, doğruluk, yardımlaşma, paylaşma, adalet, hürriyet, demokrasi, cumhuriyet gibi değerler… Bunlardan hangisi yer bulmaz edebiyatın dünyasında? Yazılan onca şiir, roman, hikaye, masal ve öğreti türlerinin hangisinde, kötü bir şey öğretilmeye çalışılmış, ortak akıl ve değerlerin dışında bir şey aşılanmaya çalışılmıştır? Sanatın özü de diyebileceğimiz bu sevgi ve faydacılık anlayışı, edebiyatın insana değer katan o büyük büyüsünün de yansıması değil midir? Doğayı, ağaçları, çiçekleri, çimenleri, kuşları, yaprakları, ırmakları, baharın sarhoş eden kokularını, güzün hüzne dönüşen rengini, güneşin sudaki muhteşem aksini, kısacası doğanın tüm tonlarını tuvaline bu kadar geniş yansıtan başka bir zenginlik bulabilir misiniz? Yaprağından çiçeğine bu kadar geniş anlamlar yükleyip bir sevgi demeti haline getiren; çevre ve güzellik bilinci aşılayan başka bir tür biliyor musunuz? Güzel görmeyi, güzel düşünmeyi, hayatından lezzet almayı, yaşamayı, yaşatmayı, tüm güzel ve hayatsal değeri paylaşmayı dokundurarak öğreten bu türe, yaşam pınarı yerine “ders” demek haksızlık olmaz mı sizce? 

Son olarak, edebiyatın sayısal ağırlıklı öğrencilere kazandıracağı en değerli, en can alıcı noktayı vurgulamak istiyorum. O da nitelikli bir birey olabilmektir. Sayısal bölüm öğrencilerinin doktorluktan mühendisliğe, yöneticilikten akademisyenliğe kadar birçok önemli kademeye ulaşabildiklerini bilmekteyiz. Bu konuma gelmiş kişinin kendisiyle barışık, iletişimi iyi kurabilen, insanlara huzur ve güven veren, onları yönlendirebilen biri olması az mı önemlidir? Unutmayalım ki kelimelere hükmeden, dünyaya hükmeder.

Belagat, (Edebiyat) bilgiyi muhatabının seviyesine indirirken onu en güzel şekilde ifade ederek anlatabilme becerisidir. Bilgiye sahip olmak kadar onu karşı tarafa aktarabilmek de çok önemlidir. 

Katıldığı toplantılarda, bulunduğu ortamlarda bilgisinin yanında güzel konuşabilen, iki dize okuyabilen, hayata mecaz zenginlikler katabilen bireylerin; her şeye matematiğin maddeci gözüyle bakan, soğuk, duygusuz kişilerden ne kadar zengin olabileceği sanırım su götürmez bir gerçektir. Nice doktor, mühendis ve matematikçinin büyük şair ya da yazar olduğunu gözden kaçırmayalım.

Sanatsız mimari olamaz. Sanatsız yaşam ise hiç olamaz. Dolayısıyla değerli gençler, edebiyat bir dersten çok ötedir; edebiyat bir bakış, duyuş, yaşam ve anlatış felsefesi oluşturmaktır. Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın dediği gibi; asır, kendini yaşatıyor ve bir şeyler ortaya koyabiliyorsan senindir. Hepinizin yüreğinde sizi ve çevrenizi ışıtan o güneş daima yansın, yüreğinizden estetik sıcaklık hiçbir zaman eksik olmasın.

Gökten ne çıkar? Gök ha büyükmüş ha değilmiş,
Sen alnını göster ne kadar yükselebilmiş.

Gökler çıkabildin, uçabildinse derindir,
Tarihi kendin yazıyorsan, eserindir.

Bahsetme bugün sade dünün mucizesinden,
İnsan utanır sonra yarın kendi sesinden.

Asrın yaşamak hakkını vermez sana kimse;
Sen asrını, üstünde izin varsa benimse;   
            

          Ali Fuat Güney
          Türk Dili ve Edebiyatı Öğrt
          İstanbul Atatürk Fen Lisesi






 


Facebook Yorumları

         
Twittear