HES’LERİ “AZİZ”, SUYU “ZELİL” KILMA! - Gülen Köyü Resmi Web Sitesi...

Gönderen Konu: HES’LERİ “AZİZ”, SUYU “ZELİL” KILMA!  (Okunma sayısı 1098 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • YAHYA DÜZENLİ
  • Moderatör
  • *
  • İleti: 293
  • Cinsiyet: Bay
  • 76 Mesajı Toplam
    111 Kere Beğenildi
  • GSM: 0532 475 76 60
     YAHYA DÜZENLİ
     duzenliyahya@gmail.com
     Web Adresi: http://yahyaduzenli.blogspot.com/
     13 Ağustos 2014 Çarşamba

     HES’LERİ “AZİZ”, SUYU “ZELİL” KILMA!

     -Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın açıklaması üzerine-

     Geçtiğimiz haftaki “HES’ler tabiatın fıtratını bozuyor!” başlıklı yazım üzerine Orman ve Su İşleri Bakanlığı “resmî” bir açıklama göndermiş.  Bakanlık, yazımla alâkalı olarak “bazı açıklamaların yapılmasının gerekliği görüldüğü” ibareli bir sayfalık cevabının sonunda “Göndermiş olduğumuz cevap metni, kanuni haklarımız saklı kalmak kaydıyla, aynı sayfada, aynı puntolarla yayınlanmak üzere” yollu yasal bir tehdit ve gözdağını da eksik etmemiş. Böylece HES’lerin“fezâil-i âmâl”ine dair dersimizi de almış olduk (!)

Bakanlığın yazıma cevap vermesinin nedeni, büyük ihtimalle, yazımda “Orman ve Su İşleri Bakanı” ifadesinin geçmesiydi. Açıklama, otomatize olmuş, makinalaşmış, idrak ve düşünce melekelerini çalıştırmayan/refleksif, bürokrat çekmecelerinde muhataplarını bekleyen, bildi-ğimiz türden hazır paket cevaplardan birisi.

Bakanlık açıklamasının başında mâhir bir bürokrat manevrasıyla Orman ve Su İşleri Baka-nı’nın “her canlının bir fıtrat üzerine yaratıldığını iyi kavramış ve yaptıklarıyla tabiata olan saygısını göstermiş bir şahsiyet” olduğunu da anlamış olduk.
Bakanlığın cevabından Solaklı’nın pilot havza seçilerek öncelikli olarak ele alındığı anlaşılıyor. Cevap adeta Harran Çölü’nde hazırlanmış. Çünkü cevabı kaleme alan bürokratların ne Of/Solaklı Vadisi’ni gördükleri var, ne de Vadi’de yapılan flora tahribatından haberleri. İşin trajikomik yanı, Bakanlığın cevabında Solaklı Deresi’ndeki HES’lerin 700-1500 m. rakımlı Vadi'nin oldukça yüksek köylerinin “içme suyu, sulama” ihtiyacını karşılayacağı ve HES’lerin “sanayi tesislerinin ihtiyacı olan suyun karşılanması ve benzeri faydalar için de kullanılmakta olan çok maksatlı depolama tesisleri” olduğu ifade ediliyor. Yılın 12 ayında yağmur yağan, içme suları yüksek dağlardan karşılanan vadi köylerine çok daha düşük rakımlı HES’lerle su götürülecek ve tarım arazileri mi sulanacak (!)
Anlayacağınız; dere boyundaki HES’ler bundan böyle gökyüzünden vadideki köyleri sulayacak (!)

Ayrıca HES’lerin “yeni bir yeşil dünya” mucidi(!) olduklarını da açıklamadaki şu cümleden öğrenmiş olduk: “Bütün HES projelerinde ana hedef; tabiata zarar vermeden üstelik geçmişte zarar görmüş alanları da rehabilite ederek, ülkemizin enerji ihtiyacını karşılamaktır. İyi planlanmış çevre ile uyumlu, yeşil ve maviyi buluşturan hidroelektrik santral projeleri; enerji ve kalkınmayı da beraberinde getirecektir.”

Gene, o muhteşem vadinin “cemaliyle tezahür etmiş” yüzünü soyup perişan ettikten sonra “havzanın görsel ve estetik değerlerinin tabiatla uyumlu bir şekilde geliştirilmesi Solaklı Vadisi Çevre Düzenlemesi Projesi’nin temel hedefini oluşturmaktadır. Bu maksatla havzada tabii yapıyla uyumlu şekilde 2 adet gölet inşa edilme” şeklindeki açıklama da bir ayrı garabet!

Vücuda hayatiyet veren sağlıklı kalbi söküp yerine protez/yapay organ takmak neyse (açıkla-malardan anlıyoruz ki) Solaklı’da yapılan da o!

Eskilerin “lüzumsuz sualin manâsız cevabı” dedikleri türden bir durumla karşı karşıyayız. Çünkü, hangi galakside yaşadığından habersiz bürokratların “Sayın Bakan’ın meziyet ve maharetlerini savunma” adına ne söylediklerinden haberleri yok.

Yarabbi aklımıza mukayyet ol! Çünkü idrakin, irfanın, iz’anın terk ettiği bir zihniyetle karşı karşıyayız!

Eğer söz konusu Bakanlık bu konuda gerçekten duyarlı olsaydı, yazıma birkaç saat içinde ce-vap yetiştirmeden önce “bu yazı ne demek istiyor?” şeklinde, dile getirdiğim “ontolojik” ko-nulardaki düşüncelere dair bir muhteva veya en azından bu konuda ipuçları ortaya koyabilir-di. Bakanlığın cevabından anlıyoruz ki; tam bir “devletçi vesayet” mantığıyla “dağlar da bizim, sağlar da bizim, Solaklı da bizim, ferman da bizimdir” türünden, hiçbir eleştiriye tahammül edemeyen bir anlayışla karşı karşıyayız.

Yazımda ısrarla belirttiğim “güç zehirlenmesi”nin bir göstergesi niteliğindeki Bakanlık ceva-bından da anlaşılıyor ki, HES’lerin kurulduğu dereler hakkında Bakanlık da doğru dürüst bilgi sahibi değil!

Yazımın ekseni; üzerinde derin düşünülmesi gereken “insana emanet edilmiş tabiat ve tabi-at karşısında insanın sorumluluğu” idi. Yâni “emanete sadakat”in bir gereği olarak HES’lerin tabiata, (yazımda söz konusu ettiğim Solaklı Vadisi’ne) verdiği zararların bir kez daha derinli-ğine gözden geçirilmesi, kavranması idi.

Bakanlığın bu cevabından sonra HES’lerin tabiatın sadece fıtratını bozmakla kalmayıp, bizatihi karar veren ve icra edenlerin de fıtratını bozduğu anlaşılıyor. Gene de Bakanlığa teşekkür ediyoruz. Bu vesileyle kastımı tekrar şerh etme imkânı bulmuş oldum. Umulur ki idrak kanalları açılır da bu tür reflektif cevaplardan kaçınırlar. Pek ihtimal vermiyorum ama HES’lerle ilgili yazılarımın bu vesile ile ülkeyi yönetenlere belki bir katkısı olur.
Trabzon Çaykara Solaklı Vadisindeki HES’ler vadide tabiata karşı işlenen suçların sadece tek bir örneği. Batılı bir şehir kuramcısının nefis bir kavramsallaştırmasıyla “gözün vicdanı” olmayınca vadideki katliam görülemiyor!

Eskiler su ikramından sonra“su gibi azîz ol!” diye dua ederlerdi. Eğer melekeleri kaybolmazsa yeni nesiller de herhalde “HES’ler gibi azîz ol!” şeklinde dua edecekler! Yahut da bu katliamlardan sonra ne yazık ki HES’e azîz, suya zelîl gözüyle bakacağız!

Muhkem bir dünya görüşü ve medeniyet tasavvuru olmayan, insana, eşyaya, tabiata, olaya ve topyekûn varlığa bu idrakle bakamayanlardan başka bir şey beklemek köre renkten, sağıra sesten bahsetmek gibi olur!

Eskiden “kızılderili köyünü keşfe giden sosyologlarımız” vardı. Şimdi de vadilerini asla tanımayan, derelerinde HES’lerin yaptığı başkalaşma ve yabancılaşmaları göremeyen Orman ve Su İşleri Bakanlığımız!

Eğer “medeniyet iddialı” bir siyasî söyleminiz ve tabiat tasavvurunuz varsa Harran Çölünde ikamet edip fotoğrafını bile görmediğiniz Solaklı Vadisi hakkında ahkâm kesemezsiniz. Bakarsanız, hayatınızda hiç gidip görmediğiniz, kimyasını (flora ve faunasını) bilmediğiniz vadileri, dereleri anlayamaz ve insanca kavrayamazsınız. Solaklı’yı da Aral Gölü’nün akıbetine sürüklersiniz.

Mademki Orman ve Su İşleri Bakanlığı büyük ölçüde kendi Bakanlığının alanına giren HES’ler konusundaki eleştirilere, muhtevasına bakmadan “cevap yetiştirmeye” bu kadar meraklıdır, o halde mevcut İktidarın iki Bakanına ait biri çeviri diğeri orijinal/te’lif kitap ve bir makaleden iki önemli alıntı yapacağım. Belki böylece konunun “ontolojisi”ne ilişkin bir bakış açısına kavuşurlar.

Gelelim işin ontolojik boyutuna… Zaten yazımın amacı da buydu. Bu konuda, Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, mevcut iktidarın Milli Eğitim Bakanı Prof. Nabi Avcı’nın çevirdiği “İnsan ve Tabiat” isimli eserinde modern insanın tabiata karşı nasıl bir cani olduğuna dair şu önemli tespiti yapıyor:

“Çağdaş insan, tabiatı, kendisinden yararlandığı, ama kendisine karşı ayrıca sorumlu da ol-duğu bir eş gibi değil, bir fahişe gibi görmektedir: Kendisine karşı hiçbir yükümlülük ve sorumluluk duygusu beslenmeyen bir fahişe... Zorluk şurada: Bir fahişe gibi 'kullanılan' tabiatın durumu günden güne daha fazla gönül eğlendirmeyi imkânsız kılmaktadır. Aslında pek çok kişinin onun durumundan kaygı duymaya başlamasının nedeni de budur.”
Müthiş cümleler! Tabiatı fütursuzca kullanmak mı yoksa emanet olduğu şuuruyla onu koru-mak mı? Eğer bu durumdan endişe duyabiliyorsak insan olduğumuza dair bir şeyleri de hatır-layabiliyoruz demektir!

İnsan ve Tabiat ilişkisine dair bir diğer ve asıl ontolojik yaklaşım Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun Batı ve İslâmî dünya görüşünün insan-tabiat ilişkilerindeki felsefî arka plâna işaret eden  “Medeniyetlerin Ben İdraki” isimli makalesindeki şu ifadelerdir:
“Galtung'un "insan tabiata hakimdir" şeklinde özetlediği batı medeniyetinin prototipinin ta-biat anlayışı ile İslam medeniyetinin ben-idrakinin öngördüğü tabiat anlayışı arasındaki farklılaşma, aynı zamanda, batı medeniyeti ile kadim kültürler arasındaki temel ayrım noktasını yansıtmaktadır...

İslam medeniyetinin ben-idraki, bu yaklaşımın aksine, tabiatı Yaratıcı kudretin tecelli ettiği bir işaretler bütünü olarak görmektedir ki, bu insan ile tabiat arasında bir özne-nesne ilişki-si değil, bir varoluş ilişkisi doğurmaktadır. Kuranî çerçeve içinde ele alındığında, ALLAH'ın işaretlerini ihtiva eden tabiat, ALLAH'ın yeryüzündeki halifesi olan insan için bir varoluş ala-nıdır. Dolayısıyla da, insan ve tabiat eşit bir varoluş düzleminde bulunmaktadırlar ve bu anlamda yaratılmışlık açısından aynı Özne'nin nesneleri konumundadırlar.

İnsanı, tabiat olgularından farklılaştıran şey ontolojik bir dikey hakimiyet değil, o tabiatta tecelli eden gerçekliği idrak edebilme kabiliyeti ve bu çerçevedeki özel yaratılış misyonudur. Böyle bir anlayışta, tabiat statik ve edilgen bir nesne değildir. Yaratıcı'nın yaratılış sürecinde her an tecelli ettiği ve bu tecelliler bütünü içinde Sünnetullah'ın insan idrakine sunulduğu muhteva yüklü, aktif bir nesnedir; her haliyle Yaratıcı'yı zikretmekte ve işaretleri aracılığıyla insana konuşmaktadır. Bu anlayışın ortaya çıkardığı doğal sonuç, tabiatın dengelerine yö-nelik bir müdahalenin, aynı zamanda, ayetullahı tahrip ederek sünnetullaha müdahele etme anlamına gelmesidir ki, bu gerçek Yaratıcı tarafından insana verilen sınırlı özne rolü-nün sınırlarını aşarak mutlak özne rolüne kalkışmak demektir.

Yaratıcı'nın işaretlerini taşıyan tabiat anlayışı insanın tabiata iletişim kurabilecek bir ibret-ler alemi olarak yaklaşması sonucunu doğurmuştur. Mevlana'nın neye, Yunus Emre'nin sarı çiçeğe hitabı da böylesi işaretler yüklü ve aktif bir tabiat anlayışının mistik ve popüler kül-türe yansımasıdır. Bu çerçevede İslam medeniyetinin ben-idraki ne Spinoza'nın Deus Siva Natura (Tanrı eşittir tabiat) denkleminde olduğu gibi panteist bir özdeşleşmeye, ne de Newton mekaniğinin dayandığı Tanrı'nın bir kere kurduğu ve tekrar müdahele
etmediği tabiat anlayışının dayandığı deistik metafiziğe yakındır.

...İnsanoğlunun, insan-tabiat ilişkisinde yerleşik modernist paradigmayı aşabilmesi kadîm medeniyetlerin bu tabiat anlayışından ciddi bir zihniyet aşısı almasına bağlıdır. Bu açıdan, İslam ben idrakinin "ALLAH'ın Yaratıcı kudretinin her an tecelli ettiği tabiat, insanoğluna on-tolojik varlığını sürdürmesi için sunulan bir nimettir " şeklinde özetlenebilecek tabiat anlayışı insan tabiat ilişkisinin yeniden yorumlanmasında ve çevre bunalımının aşılmasında
yeni açılımlar getirebilecek bir zihniyet boyutu ihtiva etmektedir…”

Daha ne söyleyelim veya daha ne aktaralım?

Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın Ahmet Davutoğlu’nun medeniyetler bağlamında temellen-dirdiği insan ve tabiata ilişkin böylesine bir idraki var mıdır?

Dışişleri bakanındaki ontolojik idrakin Orman ve Su İşleri ile diğer ilgili bakanlıklarda da olmasını diliyoruz!

Bırakınız böyle bir idraki,  Solaklı Deresi örneğinde olduğu gibi, yapılan katliamı görebilmek için bakmaktan da öteye “gözün vicdanı” gerekir. Böyle bir vicdan olabilmesi için de Davutoğlu’nun temellendirmelerini bir “bünye hazmı” şeklinde içselleştirmek gerekir.

“Yeryüzünü yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik, orada her şeyi bir dengeye göre bitirdik.” (Hicr-19) Buyuran Yaratıcı'nın kurduğu dengeyi muhafaza etmek, “emanete ihanet etme-me”nin bir gereğidir!

“De ki: Suyunuz çekiliverse, söyleyin bakalım, size kim bir akar su getirebilir?” (Mülk-30) ilâhi kelâmı da mı bu zihinlere hiç bir şey hatırlatmıyor? 

Yeryüzünü ifsatta sınır tanımayan insanoğlu, böylece kendi akıbetini de meş’um bir şekilde hazırladığını herhalde biliyordur!

Her ne kadar devletlû bir mantıkla “cevap vermek için cevap verme” için de olsa bu yazımı kaleme almama vesile olan Bakanlığa teşekkürle bitirirken, Orman ve Su İşleri Bakanlığı siyasîlerine ve bürokratlarına bir kez daha öncelikle Ahmet Davutoğlu’nun “Medeniyetlerin Ben İdraki” makalesini ve S.Hüseyin Nasr’ın (Nabi Avcı’nın çevirisi) “İnsan ve Tabiat”ını okuyup derinliğine idrak etmelerini tavsiye ederim. 

Yazımızı, anlaşılması ve üzerindeki düşünülmesi gereken  Davutoğlu’nun şu tespitini tekrar Bakanlık ilgililerine hatırlatarak bitirelim: “Yaratıcı'nın işaretlerini taşıyan tabiat anlayışı insanın tabiata iletişim kurabilecek bir ibretler âlemi olarak yaklaşması sonucunu doğur-muştur.”

İnşALLAH, iş işten geçmeden bakanlıklarımızda böylesine bir “mükellefiyet idraki” oluşur!





 


Facebook Yorumları

         
Twittear