PIRLANTALARIN YARIŞI - Gülen Köyü Resmi Web Sitesi...

Gönderen Konu: PIRLANTALARIN YARIŞI  (Okunma sayısı 2159 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • Moderatör
  • *
  • İleti: 262
  • Cinsiyet: Bay
  • ÇÜNKÜ HAYAT BİR TERCİH MESELESİDİR
  • 30 Mesajı Toplam
    51 Kere Beğenildi
    • okul için hazırladığım web sitesi
  • GSM: 0 505 350 57 0
PIRLANTALARIN YARIŞI
« Topic Start: 28 Mayıs 2010 - 12:05 »
  • Yayınlama
  •      RECEP ALİ DÜZENLİ
         rad1453@hotmail.com
         23 Nisan 2010 Cuma

         PIRLANTALARIN YARIŞI

         Hafız olmak, dinine bağlı birçok insanın hayalini kurup ta yapamadığı şeylerden biridir. Çünkü meşakkatli bir yoldur bu yol. Kolay değildir pırlanta olmak. Hafızlık tıpkı pırlanta gibi meşakkatli bir yolculuğun sonucunda elde edilmiş bir hazinedir. Pırlanta milyonlarca yıl yer kabuğunun derinliklerindeki yüksek ısıda kendisini bulup elmas halini alıp en değerli hazine olarak sunuyor kendini bize. Hafızlıkta tıpkı pırlantanın yolculuğu gibidir. Zor bir yoldur, sabır ister, özveri ister. Uykusuz geceler ister. İşte bu müessesenin yaşaması için emek harcayan tüm mümin ve mümine Müslümanları kalemimizle anmak, onları onure etmek boynumuzun borcudur. Bir anne-babanın, bir öğretmenin kendi toplumuna bırakabileceği en değerli hediye pırlantadan da öte bir tanecik hafız yetiştirmektir.

         Bu kapsamda gerçekleştirilen bir faaliyeti sizlerle paylaşmak isterim.

         18 Nisan 2010 tarihinde Trabzon Lisesi konferans salonunda Pırlantalar yarışmak için yerlerini çoktan almışlardı. Salona girdiğimde daha programın başlamasına vakit vardı. Fakat salon çoktan dolmuştu. Kendime ayakta zor biçare köşede bir yer edindim.

         Milli Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğüce düzenlenen ve Trabzon İmam-Hatip Lisesinin Organize ettiği 4.Bölge hafızlık yarışması sonuncu Trabzon Çaykara İmam-Hatip Lisesinden Enes KAYA birinci oldu.

         4.Bölge yarışmasında Trabzon, Samsun, Rize, Giresun, Ordu, Çorum, Tokat, Amasya, Sinop, Artvin ilerinden İmam-hatip lisesi öğrencileri katıldı.

         Hafızlık yarışması sonunda Enes Kaya ile Çaykara İmam-Hatip Lisesi birinci olurken, Sinop Boyabat İmam-Hatip Lisesinden Mehmet Demirci ikinci, Samsun Bafra İmam-Hatip Lisesinde aslen Çaykara Demirli Köyünden olup Bafra’da yaşayan Kerem Karış ise üçüncülüğü aldı.

         Pırlantaların yetişmesinde katkısı olan anne ve babalardan, kur’an kursu öğretmenlerinden, imam-hatip lisesindeki öğretmenlerinden ALLAH razı olsun. Bu hafızlarımızın başarılarının devamını diliyorum.

         Edindiğim bilgilere göre;

         Mayıs ayında yapılacak olan Türkiye Birinciliği için Rize de İmam-Hatip Lisesinin koordinatörlüğünde 10 bölge birincileri yarışacak.

         Çaykara İmam-Hatip Lisesinden Enes Kaya daha önce Çaykara İmam-Hatip Lisesinin organize ettiği Trabzon il birinciliği yarışmasında birinci olmuştu.

         Enes Kaya hafızlığını geçen yıl bitirmiş ve diplomasını Uzungöl Kuran Kursundan almıştı. Okulda da başarılı bir grafik sergileyen Enes Kaya hafızlığını Hasan Gönan hocadan yapmıştı.

         Rize’deki finalde Enes KAYA kardeşimize cani gönülden başarılar diliyorum.



    Enes KAYA ve yetişmesinde emeği olan ailesi ve hocalarıyla birlikte ödül töreninde


         Son olarak hafızlıkla ilgili yaşanmış şu hikâyeyi sizinle paylaşmak istiyorum.

         KÜÇÜK HAFIZ KIZ

         İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda: "Fatma", dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla... Ve ekledi: "Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum". Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: "Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da... "O küçük gözlerinin içi parıldadı birden." Annesi:

         - Hoca Hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olacağım der de başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara cennette taç giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte". "

         - Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa... Siz hiç merak etmeyin kızınız önce ALLAH'a sonra bize emanet."Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı.

         - "Hoca hanım bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık".

         - "Estağfurullah teyze", dedim. O ahrette belli olur.

         Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma'nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. "Küçük nasıl kalacak bu kadar buralarda"... Zaman ilerledikçe Fatma'nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip soru soruyordu. Bir gün:

         - "Hocam hafiz olmak için Kur'an'ı bitirmek mi lazım" diye sordu. Bende:

         - "Tabii ki hepsini ezberleyeceksin ki "hafız" adını alacaksın". Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki... Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti. Derslerim arasında onlara sürekli Kur'an ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri:

         - "Hocam" dedi. "Fatma’nın annesi ona abdestli olmayanın hafızlara dokunamayacağını söylemiş doğru mu?" diye sordu. Çok ilginç doğrusu. MaşALLAH dedim. "Osmanlı zamanında atalarımız Kur'an'a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış" dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi adeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. "Görsünler" dedim içimden, bu yaşta buralara gelmişler. ALLAH'ın kelamını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu. Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatma'nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün dersini 2 kez aksatınca sordum. "Ne oldu yoksa anneni mi özledin?"

         - "Hayır", dedi.

         - "Neden moralin bozuk? Sık sık ta hasta oluyorsun" dedim.

         - "Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. ALLAH'ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana ahrette hesabını sormaz mı? " Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Birçok tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanım:

         - "Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder" dedi. Şaşkınlıkla:"Neden?" diye sordum. Bana:

         - "Belki üzülecek hatta inanmayacaksın ama bu talebe "KANSER". Adeta başımdan aşaği kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafımı şefkat sarmıştı. Hastaneden ayrılırken Fatma'ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma egilerek "hocam" dedi. "Azrail insanların canını alırken nasıldır?" Ağlamamak için zor tutum kendimi:

         - "Güzel bir surettedir, mü'min kullara", dedim Sevindi, sanki mırıldandı:

         - "Belki hafız olamam ama Elhamdülillah mü'minim." diye. Şimdi anlamıştım, bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu. Hafız olmak için Kur'an'ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım.

         Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek:

         - "Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız",

         - "Ne demek! nasıl kızarım sana: dedim. "Hem sonra, sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşALLAH", dedim, Öyle sevindi ki! sarıldı boynuma:

         - "Gerçekten ben şimdi hafız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?" Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul olurdu. Böylece Fatma'yı gözyaşları ile Erzurum'a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.

         Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle:

         - "Hoca hanım Fatma'yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz?" deyince ben de dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan:

         - "Size ölmeden önce şunu söylememi istedi", dedi. Hıçkırarak: "Anneciğim hocama söyle, Azrail söylediğinden de güzelmiş.". "Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına SIMSIKI sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç?"

         ALLAHa Emanet olun...




         Tavsiye Edilen Kitap:

         Resmi Tarih Yalanları

         PROFİL YAYINCILIK
         Yavuz Bahadıroğlu/ Mete Tunçay/ Mustafa Armağan/ Nevval Sevindi/ Prof. Dr. İlber Ortaylı/ Ömer Lütfi Mete/ Mehmet Şevket Eygi/ Avni Özgürel/ Caroline F. Finkel/ Ahmet Sait Akçay/ Berna Kurt   


         Tarihi ne kadar biliyoruz? Bu soruyu şöyle sormak daha doğru olur. Tarihimizi objektif olarak ne kadar biliyoruz?

         Ders kitaplarında bizlere öğretilen bazı bilgilerin ilerleyen yıllarda ne kadar saçma ve yüzeysel olduğunu öğrendiğimizde hayal kırıklığımız daha da arttı. Çünkü orada öğrendiklerimiz bize yüzde yüz gerçek gibi geliyordu. Ve gerçekleri çarpıtmadan kâğıda dökmek neredeyse imkânsız hale geldi. Herkes kendi ideolojisine uygun bir resmi ideoloji portresi çizmekte bir sakınca görmüyor.



    Yeyüzünde böbürlenerek dolaşma.
    Çünkü sen (ağırlık veazametinle) ne yeri yarabilir nede dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.


     


    Facebook Yorumları

             
    Twittear