ŞEHİR’DE Mİ, YOKSA TOPLAMA KAMPI’NDA MIYIZ? - Gülen Köyü Resmi Web Sitesi...

Gönderen Konu: ŞEHİR’DE Mİ, YOKSA TOPLAMA KAMPI’NDA MIYIZ?  (Okunma sayısı 1075 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • YAHYA DÜZENLİ
  • Moderatör
  • *
  • İleti: 293
  • Cinsiyet: Bay
  • 76 Mesajı Toplam
    111 Kere Beğenildi
  • GSM: 0532 475 76 60
     YAHYA DÜZENLİ
     duzenliyahya@gmail.com
     Web Adresi: http://yahyaduzenli.blogspot.com/
     10 Eylül 2014 Çarşamba

     ŞEHİR’DE Mİ, YOKSA TOPLAMA KAMPI’NDA MIYIZ?

     İtalyan felsefeci G. Agamben “Batının siyasal modeli şehir değil toplama kampıdır, Atina değil Auscwitz’dir” diyor. Bu cümle, Batı siyaset felsefesinin genetik fotoğrafına dair bir çerçeve ve muhtevaya işaret ediyor. Daha çok da zihnimizde bizim şehirlerimize dair çağrışımlar yapıyor. Bu tespiti siyasi modelden ülkemizdeki şehirleşmeye (daha doğrusu yığılmaya/toplamaya) indirgediğimizde karşılaşacağımız şey; şehirlerimizi kadîm dünya görüşü ve medeniyet havzasından kopardığımız zamanlardan bu yana, artık şehirden bahsetsek de, zihnimizde şehri değil toplama kampı’nı tasavvur ediyor oluşumuzdur. Çünkü ortada zihnimize düşüreceğimiz bir şehir imajı dahi yok.

Bize mahsus modern zaman şehirlerini tanımlayıcı, en kapsamlı tabir herhalde “toplama kampı” olsa gerektir. Şehirlerimizin toplama kampına dönüşmesiyle birlikte, şehir insanı da istif edilebilen, tartılıp ölçülebilen, sayılıp paketlenebilen yığınlar haline geldi.

Şehirle toplama kampı arasındaki en önemli fark; insanın, toplama kampında iradesi elinden alınmış bir mahkûm, şehirde ise irade gösterebilen bir varlık olmasıdır. Ancak, günümüz şehirlerinde yaşayan insan için bunu söyleyebilmek dahi zor.

Şehirle toplama kampı arasındaki en önemli fark; insanın, toplama kampında iradesi elinden alınmış bir mahkûm, şehirde ise irade gösterebilen bir varlık olmasıdır. Ancak, günümüz şehirlerinde yaşayan insan için bunu söyleyebilmek dahi zor.

Biraz geriye giderek bakacak olursak…

Tanzimat'la yaşanan büyük zihniyet kırılması şehirlerimize de sirayet etmiş ve yaklaşık iki yüz yıldır bozula bozula kendini kaybetmiş, başkasına da bütünüyle dönüşememiş şehirlerimizi bugünkü kaosa sürüklemiştir. Tanzimat-Meşrutiyet-Cumhuriyet devirleri boyunca süren şehir yabancılaşması/şahsiyetsizliği, Cumhuriyet döneminde önce kendini inkârla işe başlayıp imha harekâtına girişti. Sonra, gelen iktidarların gaflet ve ihmalleriyle, en son da TOKİ ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve yerel Yönetimlerin işbirliğiyle başlatılan “kentsel dönüşüm” kasırgasından bütün şehirlerimiz nasibini aldı.

Özellikle son dönemde devlet imkânlarının kendisine âmâde ve emanet edildiği TOKİ'nin, estirdiği ‘toplu konut kasırgası’yla şehirlerimizin zaten bozulmuş olan genetik ve dokusunu ne hale getirdiğini, ıslah yerine “ihya iddialı” nasıl bir “imha harekâtı”na maruz bıraktığını dehşetle görüyoruz. Bu imhanın sonunda tutsak edilen, iradesi ‘yok sayılan’ bir nesne olarak topluca toplama kamplarına sürükleniyoruz.

Eski deyimle sadece “sahib-i nazar” olanların görebileceği bu şehir katliamlarıyla yaşadığımız mekânlar o hale getirildi ki, artık iradesi elinden alınmış bir mahkûm gibi iyi inşa edilmiş, adeta bir nükleer depoya dönüştürülmüş, güvenlikli ve akıllı toplama kamplarında “hayat denilen zan”la yaşıyoruz.

Bir süre önce “şehrin bozulan kimyası”na dair şöyle yazmıştım: “Yaşadığımız hayatın tecelli zemini olan şehir ‘yaşamamız gereken şehir midir, yoksa bizim yaşamaya mahkûm olduğumuz bir yer-mekân mıdır?’  Modern zamanların getirdiği büyük şehir kaoslarına rağmen yaşamaya devam etmek zorunda olduğumuza göre, ‘mahkûm’lar olarak bu tip şehirlerde adeta bir ‘toplama kampı’ndayız. Yaşama irademiz elimizde değil. O derece kuşatılmışız ki rüya ve hayallerimize bile el konulmuş.”

“Bir arada yaşama”yı ölçülendirmiş, yeryüzünün ilk şehrini kurmuş, medeniyetten şehir, şehirden medeniyet çıkarmış bir dünyanın insanları olarak, tarihî birikim ve tecrübemize ihanet edercesine şehirden ve hayattan kaçıyoruz. Giderek hayatı atomizeleştirerek birbirimize yabancılaştık, böylece komşuluk duygusunu kaybettik. 

Şehirlerimizi dönüştürdükçe, daha doğrusu ifsat ettikçe, şehirlerimizden uzaklaşıp toplama kamplarından nasibimizi aldık. Sahibi olduğumuz şehirleri terkettik, icad edilmiş bir rıza ile toplama kamplarına hapsolduk. Bu hayat(sızlığ)ı ister hale geldik.  Böylece kendimizi kaybederek “kim olduğumuz”a dair soru bile soramadık, “nereden geldiğimizi” de unuttuk. 

Kapılarını bize açan şehirlerimize yüzümüzü çevirir olduk. Toplama kamplarına alışıp kanıksadıkça şehirlerden korktuk, ürkütücü gelmeye başladı. Çünkü onlara yabancılaştık, onları tanıyamaz hale geldik.

Şehirlerimizde artık insan-şehir münasebetinin sıcaklığı, kalbîliği yok. Yaşama alanlarını dışardan yalıtarak bir toplama kampına dönüştüren toplu siteler, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası oldu. Toplama kampında kendimizi şehirde zannediyoruz. Bu toplanma kamplarında kendimize ait olmayan bir hayatı yaşıyor, başkalarının hayatlarına şartlanıyoruz. 

Trajedi o kadar korkunç ki, toplama kampında olduğumuzu bile hissedemiyoruz. Kamptaki mahkûmların sabah erken kaldırılıp mecburi işe gönderilmesi gibi, bitkin ve huzursuz çehrelerle nereye gittiğimizi bilmeden, nereye şartlandırılmışsak oralara doğru yürüyoruz. Akşam da aynı şekilde “sayım ve istif” için kampa dönüyoruz.

Sadece şehrin hakikatini değil buna dair tasavvur, duyuş ve anlayışı da kaybettik.  Bizde “fetih ve şehir” kavram olmanın ötesinde birbirinden ayrılmaz değerlerdi. Fetih yani ‘kapıları açmak’. Şehrin kapılarını yürekle açmak. Bir zamanlar şehrin anlamı, bize kapılarını yürekleriyle birlikte açanlarla yükselirdi.  Bize bundan ne kaldı? Hiçbir şey!

Toplama kamplarından çıkmadığımız müddetçe yaptığımız tek şey hapishanemizi/hücremizi süslemekten ibaret olacak. Her bir adım bizi daha çok köle haline getirecek.

Temel soru da şu: Bu toplama kamplarından nasıl çıkacağız? Kendi şehrimizi nasıl kuracağız? Kendi şehrimize nasıl kavuşacağız?

Bakalım, “Bizim şehir tasavvurumuz, aynı zamanda medeni¬yet tasavvurumuzdur. Şehir mirasımız, aynı zamanda medeni¬yet birikimimizdir” diyen Davutoğlu’nun Başbakanlığındaki icra heyeti, şehirlerimizi bu ‘ifsat ve ilhad’dan çekip çıkarabilecek, bu “büyük iddia”yı sorumluluğa taşıyabilecek ve harekete geçebilecek mi?

Yoksa 62. Hükümet Programındaki “Yaşanabilir Mekânlar ve Çevre” başlığı altındaki şu ifadeler, hâlâ Kentsel Dönüşüm ve TOKİ uygulamalarının devam edeceğini mi gösteriyor:” Şehirlerimizi güzelleştirmek ve gecekondu bölgelerini ıslah et¬mek için kentsel dönüşüm projelerini hayata geçirdik. Kentsel dönüşümle, yapı stokumuzun yenilenmesi sağlanırken her türlü afete karşı dayanıklı yaşam alanları geliştirdik… TOKİ ve yerel yönetimlerle müştere-ken, 2003-2014 döneminde, 90.653 konutluk gecekondu dö¬nüşüm ve kentsel yenileme uygulaması başlattık.”

TOKİ’nin şehir ifsatları ortada iken “devlette devamlılık esastır” kavlince kentsel dönüşüme “devam” işareti veren bu ifadelerden endişe duyuyoruz. Hükümet Programındaki bu satırlardan sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TOKİ ve yerel yönetimleri ıslah edebilecek ve bahsedilen “şehir ve medeniyet tasavvuru”nu idrak ettirebilecek mi?
 
Çok zor görünüyor. Çünkü bunun için yeni bir “okuma biçimi”, idraklerin iltihaplardan temizlenmesi ve arazi-emlak-rant mafyalarıyla hesaplaşma iradesi gerekiyor!

Bu, büyük ârif Yunus Emre’nin “zehirle pişmiş aşı yemek” dediği büyük misyona talip olmak demektir!

Olması gereken de budur!





 


Facebook Yorumları

         
Twittear