Lazların Tarihi Bumu ? - Gulen Koyu Resmi Web Sitesi...

Gönderen Konu: Lazların Tarihi Bumu ?  (Okunma sayısı 5098 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • P h o e n i X
  • Aktif Visirli
  • *
  • İleti: 3.158
  • Cinsiyet: Bayan
  • Quae nocent docent!...
Lazların Tarihi Bumu ?
« Topic Start: 21 Şubat 2009 - 15:08 »
  • Yayınlama

  • ARHAVİ'DE LAZ ERKEK VE KADINI TEMSİL EDEN HEYKEL

    Tezgâhın üzerinde duran kitabın üzerindeki zıpka giymiş, kemence çalan delikanlı figürü dikkatimi çekti. Kitabın üzerinde "Lazlar'ın Tarihi" yazıyordu.Son yıllarda çıkan kitapları, ilgi duyduğum konularda olsa bile kitap fuarı gibi indirimli satış yapan yerlerden satın almayı tercih ediyordum. Fakat kitabın Lazlar'ın tarihi ve etnografyasına ait olması bana bu kararımı o an için unutturdu. Fiyatına bile bakmadan kendimi kasanın önünde sıraya girmiş buldum.Yazarları Muhammed Vanilişi ve Ali Tandilava'nın isimlerini hiç duymamıştım ama ne önemi var? İlgi duyduğum bir konuya aitti. Bir de Karadenizli olmak var...Eve gelince diğer çalışmalarımı bir yana bırakarak kitabı okumaya başladım. Kitabın önsözünde eseri takdim eden Prof. Sergi Makalatia : "Bu eserin en önemli özelliklerinden biri yazarların Laz oluşlarıdır." diyerek yazarların etnik kimliğini öne çıkarmıştı. Kitabın yazarları da okuyucuya hitap ederken "Ne yazık ki bugüne kadar Laz olmayan yazarlar bize Lazlar hakkında sağlam bilgi vermekten yoksun kaldılar. Çünkü onlar Laz ulusunun dilini, geleneğini, yöresel kaynaklardan sağlayacak kertede bilgi sahibi olmamışlardı. Bu yüzden bize bıraktıkları bilgiler uydurma ve hatalıdır" diyerek kendilerinin Lazlar hakkında sunacakları bilgilerin doğru ve duru olacağını vurgulamak istemişler.Fakat sunuş yazısının sonuna doğru kitabın tarih bölümündeki tezleri özetleyen "Gürcü yurdunu her fırsatta ateş ve kana boğan düşmanlar bir iki ya da üçten ibaret değildi. Çok çeşitli idi. Ancak bunların en zalimi Osmanlı idi" ifadesini okuyunca şaşkına döndüm.

    Tarihî gerçekler ortada iken nedir bu amansız Osmanlı düşmanlığı?O ana kadar okuduğum sayfaları tekrar okudum ve yazarların ön plana çıkartılmak istenen Laz kimliklerinin arkasında "Gürcistan devlet ve idarî organlarında yüksek düzeyde bilim ve saygınlık kazanmış olmaları" şeklinde açıklanan bir kimliğe daha sahip olduklarını farkettim.Bölge tarihi hakkında araştırmalarım nedeni ile Rus Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Bilimler Akademisi ile Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bilimler Akademisi'nin ortaklaşa çalışmaları sonucu 19 Aralık 1945 tarihinde Tiflis'te yayınlanan Gürcüce "Komünist" gazetesinde Gürcistan İlimler Akademisi üyelerinden tarihçi S. Canaşyave N. Berdzenişvili imzalarıyla neşredilen "Türkiye'den Haklı İsteklerimiz" başlıklı yazılarında, Doğu Karadeniz Bölgesi ile ilgili bazı iddialarda bulunarak "Giresun ile doğusunda kalan toprakların Sovyet Gürcistan'ına verilmesini" talep ettiklerini ve bunu haklı göstermek için ileri sürdükleri iddialardan birinde Lazların Gürcü soyundan geldiği iddiasının olduğunu biliyordum.Gerçi o makalenin yazıldığı günler 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın yeni bir paylaşıma tabi olduğu günlerdir. Tesadüf bu ya, Lazların Tarihi adlı kitabın yayınlandığı günlerde de dünya yeni bir paylaşım sürecinin başlangıcını yaşıyordu. Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki kanlı çatışmaları, Bosna - Hersek'teki çatışmalarla aynı haber bülteni içinde, sanki bizden çok uzakmış gibi izlediğimiz günümüzde Gürcistan da benzer olayları yaşıyordu. Gürcistan'dan gelebilecek bir tehlike söz konusu değildi ama dikkatlerden kaçmaması gereken olay 1945'teki talep Gürcülerin değil Gürcistan'ı kontrol altında tutan süper gücün talebi idi. Bu süper gücün zayıfladığı günümüzde yeni bir paylaşım süreci başlamış ve ortaya çıkan yeni süperler, yayılmalarına zemin olacak sıçrama tahtaları bulmak kaygısı ile halkları birbirlerine düşman ediyorlardı.Kitap bu odakların tezgâhlarında hazırlandığı için olaylar çarpıtılmıştı. Bu şekliyle propaganda amacından öteye hiçbir amaç taşımayan bir çalışma haline gelmişti. Onu kitaplığa yerleştirirken, "Nasıl olsa birileri çıkar her sayfası çarpıtılmış birkaç tarihî olay ve propaganda cümleleri ile dolu olduğu için çok kolay bir şekilde gerçek yüzünü ortaya döker" diye ummuştum.Ülkemiz üniversite kütüphanelerinin raflarında binlerce bilimsel araştırma tezi basılma fırsatı elde edip günyüzüne çıkmak için beklerken, kimsenin farkında olmadığı yüzlerce yöresel, amatör araştırmacının hazırladığı eserler basılma imkânı bulamayıp yok olduğu ya da kitabı bastırma imkânı olanlar tarafından kendilerine mal edilerek yayınlandığı ülkemizde, bu tür propaganda broşürlerinin kitapçı tezgâhlarını doldurması beni hep düşündürmüştür. Nice ödünler verip, rencide edilmesine rağmen, kitabını bastıracak bir imkân bulamayan ve araştırmaya küsen birkaç kişi tanıyor olmam beni bu konuda hassaslaştırmış olmalı... Bu düşüncelerle Lazların Tarihi adlı kitabı koyduğum rafta unuttum.Fakat gelişmeler hiç de umduğum gibi olmadı. Önce Cumhuriyet Kitap Eki'nde Ruşen Çakır "Lazların Tarihi Kitabının düşündürdükleri -Laz Kültürel Rönesansının Eşiğinde" başlıklı yazısı ile kitabı okuyucuya takdim etti. Ardından Aktüel'de "Lazlar Enstitü Kuruyor" konulu haberde enstitünün kurucusu olarak kamuoyu önüne çıkan Ahmet Kırım olaya bakışını anlatırken bölge halkı tarafından hakaret olarak kabul edilen "Rumdan dönme" sözlerinin de içinde yer aldığı şu iddiaları ileri sürdü : "Şimdi Rize'nin içinde ve Trabzon'da Laz yaşamıyor. Orada yaşayanların bir kısmı Rumdan dönmedir. Bizans döneminde, Bizanslılar Laz Krallığını yıktıktan sonra kendi vatandaşlarını, Pontosluları getirip oraya yerleştirdi. O bakımdan Rizeliler bizden değildir. Rizeliler fanatiktir."Nedense kitapta çarpıtılan tarihi gerçeklere işaret eden tek bir söz yoktu. Böylece yanlış bilgilerle beslenen bir tartışma ortamı oluşmuştu. Bir yanda propaganda cümleleri ile dolu bir kitap, öte yanda bu kitabı ve Gürcistan'da aynı merkezlerin Lazlarla ilgili yapılmış çalışmalarını Lazların Rönesansına başlangıç olarak sunan bir yazı ve hepsinden daha vahim olanı Laz etnik kimliğini araştırmak için ortaya çıkan ama işe komşusunu rahatsız edici ifadelerle başlamış bir çalışma, beni bilimsel değeri olmayan ancak maksatlı yazılmış Lazların Tarihi adlı kitap hakkında bu yazıyı yazmaya mecbur etti.Burada kitabın belli tezleri savunmak için çarpıttığı birkaç tarihi gerçeği işaret ettikten sonra belgelere dayanarak bölge tarihi hakkında bazı açıklamalar yapacağım. Bundan sonra maksatlı ama gerçek olmayan ifadelerle dolu dış kaynaklı çalışmalar yerine, yerel ama bilimsel çalışmaların ülke kültürümüzü zenginleştirmesi dileği ile çalışacağım.Lazlar hakkında yazarken başlangıç olarak açıklamayı gerekli gördüğüm bir husus "Laz" sözcüğünün, asırlar boyu Anadolu'nun diğer bölgelerinde oturanlar ve bölgeye dışarıdan gelmiş gezgin ve tüccarlar tarafından, Doğu Karadeniz Bölgesinde oturan halkı, din, dil ve etnik köken farkı gözetmeksizin bir coğrafî bütünlük içinde isimlendirmek amacıyla kullandığı gerçektir.Bunun yanı sıra Rize iline bağlı Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Artvin iline bağlı Borçka, Hopa ve Arhavi ilçelerinin özellikleri sahile yakın kesimlerde oturan ve "Lazca" denilen dili konuşabilen küçük bir topluluğa etnik kimliklerini tanımlamak için "Laz" denmektedir. 1983 rakamlanna göre ülkemizde 250 bin kişinin Lazca konuşabildiği tesbit edilmiştir. Komşu köyler, tarafından "Mohti" veya "Komohti" olarak çağrılan bu etnik topluluğa Gürcüler "Chanı" derler.Geçmiş yüzyıllarda yazılan ve bölge hakkında bilgi veren kaynakların hemen hepsinde coğrafî isimlendirme ile etnik isimlendirme iç içedir. Aslında bu durum bir yönüyle ayrı bir gerçeği yansıtmaktadır. O da bölge halkı kendilerine Laz denmesinden rahatsızlık duymadığı gibi çoğu kez kendilerini "Laz uşağı" olarak da takdim etmesidir. O meşhur Laz fıkraları da sadece Lazların değil o bölge insanının ürünüdür. Bazılarının, Rumların konuştuğu Türkçe ile aynı zannettiği Karadeniz şivesi de 13. ve 14. yüzyılda Anadolu'da konuşulmuş Türkçeden başka bir şey değildir.Coğrafî ve etnik anlamda Laz isminin karıştırılmasına yazıyı fazla uzatmamak için iki örnek vermekle yetineceğim. Birincisi, fırıncılık ve pastacılıkta ünlü olanlar, Lazların Tarihi kitabının yazarlarının dediği gibi etnik Lazlar değil, onların komşuları Hemşenlilerdir. Bu ayırımı ancak bölge hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olanlar yapabilir. İkincisi, 1204 - 1461 yıllan arasında Trabzon bölgesinde hakimiyet sürmüş bulunan Trabzon Rum İmparatorluğu'nun kurucusu Komnenoslardan Bizans kaynakları "Laz Dükleri " olarak bahseder. Aslında Komnenoslar 1185'te bir ihtilalle Bizans tahtından indirilen bir hanedanın devamı idiler.Lazlar ve tarihleri hakkında araştırma yaparken bu ayırımı belirtmek ve verilen bilgileri titizlikle ayıklamak gerekir. Aksi takdirde birçok gerçek birbirlerine karıştırılabilir. Lazların Tarihi yazarları bu ayrımı belirtmedikleri gibi bilgiler konusunda da titizlik göstermemişler.Lazların tarihini yazma iddiasında olan yazarların Lazların kökeni ile ilgili görüşlerinin tartışmasına burada girmek istemiyorum. Çünkü konu ile ilgilenen bütün bilim adamlarının da kabul ettiği gibi Kafkasya dediğimiz coğrafî bölgede etnik sınıflandırmalar pek kesinlik taşımaz. Aktarılan bilgilerde daima tartışılacak noktalar söz konusu edilebilir. Örneğin; kaynaklarda Lazların anavatanı olarak Phasis nehrinin iki yakası belirtilirken, Phasis adının bazı kaynaklarda Rion, bazılarında Çoruh, hatta Araş nehrinin kaynaklarına verilmiş olması bu karmaşık bilgilerin tartışılmadan aktarılmasının mahzurlarını ortaya çıkartması bakımından mühimdir. Ayrıca yüzyıllar boyu aktarılan bilgilerde farklı toplulukların aynı isim altında anıldığını da söyleyebiliriz.Bu nedenle Lazların kökeni konusunda bir şey söylemeden önce bilgileri sıralamak ve bunları titizlikle değerlendirmek gerekir. Bu da yazımızın amacını aşan başlı başına bir çalışma konusudur.Yine de okuyucuya fikir vermek amacıyla Lazların kökeni konusunda farklı görüşler bulunduğunu söyleyelim. Kitabın, yazarlarının yaptığı gibi Rus ve Gürcü kaynaklar Lazları Gürcü kökenli gösterir. Lazların Abhaz ve Lezgi kökenli olduğunu ileri süren görüşler olduğu gibi Yunanlı Lazlar ya da Laz Yunanlılardan bahsedenler de vardır. Bu sonuncular Laz ya da Yunanlıların söyleyişi ile Lazoi sözcüğünün "Yaşasın Yunanistan" (Yunanca) sözünün bozuk bir söylenişi olduğunu iddia ederler. Bölgede Yunanca konuşan erkekler, Türkler tarafından Yunanca konuşmaları yasak edildiği halde Yunanca konuşmaya devam ederler. Bunun üzerine dilleri kesilir. Onlarda Yaşasın Yunanistan (Yunanca) diye bağırırlar ama dilleri kesik olduğu için "Lazoi" şeklinde söylerler.Bu örnekler Lazların etnik kökeni konusundaki görüşlerde, görüşü öne sürenin ön plana çıktığını göstermesi bakımından yeterlidir sanırım.Lazlar konusunda tarihî bilgileri izlerken kaynaklarda Lazika adının ortaya çıkmasından önce bölgede Trabzon'dan doğuya doğru sırası ile Colchi veya Sanni (Canlar), Machelones, Heniochi, Zydritae, Lazai, Apsilac, Apaci, Sohum civarında da Sanigac diye adlandırılmaya başlandığı dönemden sonra Laz adının önem kazandığını ve birkaç kabileden müteşekkil bir grubun ve coğrafi bir bölgenin Laz olarak adlandırıldığını söyleyebiliriz.Muhammed ve Ali gibi Müslüman isimleri taşımasına rağmen yazarlar, kitapta din ayrımı yapıyor ve nedense Hıristiyan ve Bizans tarafını tutma gereğini hissediyor. Osmanlıya karşı Rus tarafını tutar görünmelerinin Hıristiyan taraftarlığının ötesinde bir nedeni var mı pek anlayamadım.Nitekim Ruşen Çakır da kitaptaki bu havayı hissetmiş olacak ki, Lazların Rönesansının başlangıcından bahsettiği yazısında, Batum'dan İstanbul'a gelen ve turizm işiyle uğraşan bir kadından bahsediyor. Bu kadın "Lazlar aslında Hıristiyanlardır. Bu nedenle yıllar sonra İslamı bırakıp takdis oldum" diyerek misyoner bir hava içinde Türkiye'de karşılaştığı soydaşlarına aynı yönde telkinlerde bulunuyormuş.Ortaçağın karanlığından çıkıp gelen ve Lazları Hıristiyanlığa döndürmeye çalışan bu misyonerin Lazların Tarihi adlı kitabı yazdıran aynı merkezden gönderilip gönderilmediğini bilmiyorum ama tarihî olayları izlediğimiz zaman Lazlar gibi birçok etnik halkın Hıristiyanlık potasında eritilip tarih sahnesinden silindiğini görmemek mümkün değildir. Gerçi bu konu batılı tarihçiler tarafından barbarların medenîleştirilmesi ya da ortadan kaldırılması olarak görüldüğü için pek öne çıkartılmadan geçiştirilir ama bu tür olayların ne boyutta olduğunu göstermek amacıyla bir olaydan daha bahsetmek istiyorum.Tarihte Sinop, Kastamonu, Amasya, Tokat ve Samsun bölgesinde kurulmuş bir Pontos devleti var. Hakimiyet sınırları içinde Ege'de Kırım'a açılıp daralmış olan bu devlet o bölge insanlarından oluşan halkı ve soyu Pers sarayına uzanan kralları ile Roma ya da Yunanlılıkla ilgisi olmayan bir Anadolu devletidir.Bugün Hıristiyan - Rumla özdeşleştirilen Pontos ismini taşıyan bu devlet, Roma'nın Anadolu'yu istilasına karşı vermiş olduğu mücadeleler sonucunda yenilmiş ve tarihe mal olmuştur. Bu devletin M.Ö. 100 yıllarında V. Mithridates diye bilinen ve "Büyük" unvanlı bir kralı vardır. Küçük yaşta saraydan firar etmek mecburiyetinde kalmış, sığındığı Ilgaz dağlarında yıllarca vahşi bir hayat yaşadıktan sonra etrafına topladığı ordusu ile önce devletinin başına geçmiş ve sonra ülkesini yutmak isteyen Roma'ya karşı amansız mücadeleler vermiştir. Tarihler, V. Mihridates'in 22 dil bildiğini ve ordusundaki askerlere anadilleri ile hitap ettiğini kaydeder. Peki nerede bu 22 ayrı dilin simgelediği 22 halk? Hepsi Hıristiyanlık potasında eriyerek Rumlaşmış, yok olmuş ve geriye kalan Pontos sözcüğü Hıristiyan - Rum anlamında kullanılır olmuştur.Kendilerini Doğu Roma İmparatorluğu olarak bilen ve asırlar sonra Bizans olarak adlandırılacaklarından habersiz olan Doğu Roma İmparatorluğu'nun Hıristiyanlık potasında eritip Rumlaştırdığı ve tarih sahnesinden sildiği kavimler sadece Orta Karadeniz Bölgesinde değil, Bizans'ın hakim olduğu Balkanlarda ve Doğu Karadeniz Bölgesinde de bulunmaktaydı. Bugün Trabzon Bölgesi, Canların (Tzan / Sanni) ülkesi olarak bilinmesine, Trabzon'dan batıya Samsun'a kadar olan bölgenin Canik diye adlandırılmasına rağmen Lazlarla kardeş (bazı iddialara göre aynı) kavim olan Canlar bugün ortada yoktur. Roma'nın bölgeyi fethinden asırlar sonra Hıristiyanlaştırılmış, İncil'in ve devletin dili olan Yunanca benimsettirilerek Rumlaştırılmıştır. Aynı şeyleri Rize bölgesinde oturan Lazlar için de söyleyebiliriz. Burada farklı olan durum Bizans hududundaki tampon bölgede yaşayan bir grup Lazın dillerini muhafaza edebilmesidir. Hududun hemen iç tarafındakiler yani Rize'ye yakın yerde oturanlar Rumlaşmıştır.Tarihî olayları kronolojik olarak izlediğimiz zaman görüyoruz ki Lazların bir krallığı varken, Romalılara tabî oluyorlar, Romalı valilerin kendilerini soymalarına dayanamayıp Perslerden yardım istiyorlar, Pers -Bizans çekişmesinin ardından bölgeye Bizans hâkim oluyor ve Lazları Hıristiyanlaştırarak Rumluk potasında eritiyor. Bu akibetten ancak hudut bölgesinde yaşayan bir kısım Laz kendini kurtarabiliyor. Fakat Bizans hâkimiyetine giren Lazlar artık tarih sahnesinden inmiştir.Lazların Rönesansının, Hıristiyanlığa dönmekle ilişkisi olduğunu düşünenlere ilave olarak söyleyebileceğim bir şey daha var. Bu işi sadece Bizans yapmamış, Gürcüler de yapmıştır. Hem de Bizans'ın yaptığımetodla. Arada bir tek fark var. Bizans, Yunanca İncil ve Yunan alfabesini kullanırken Gürcüler de Gürcüce İncil ve Gürcü alfabesini kullanmışlardır. Bu durumun izlerini Laz dilinin bölgede kullanılan ağızlarında da görebiliriz. Pazar tarafında kullanılan Lazca ağzı daha çok Rumca kelimeler içerirken, Hopa tarafından kullanılan Lazca ağzında Gürcüce'nin etkileri görülür. Bu iki farklı ağzı konuşan Lazların birbirleri ile anlaşması oldukça güçtür. Duru Lazcanın kullanıldığı bölge ise ortadaki Fındıklı ve çevresidir.Osmanlı yönetiminin teslim aldığı bu durum, 500 yıllık gönüllü beraberliğin sonunda Cumhuriyetle birlikte de Türkçenin yayılmasına ve iletişim olanaklarının artmasına karşın günümüze kadar ulaşmıştır. OSMANLILAR VE LAZLAR Bu genel açıklamalardan sonra biraz da kitapta çarpıtılan tarihi gerçekleri, propaganda amacıyla yöneltilen haksız suçlamaları teşhir etmek için Osmanlı - Laz münasebetiyle ilgili bölümün üzerinde duralım.Lazların Tarihi adlı kitabın yazarları "Lazistan Osmanlı Yönetiminde" başlığı altında Lazistan'ın Osmanlı hâkimiyetine geçişini şöyle anlatıyor:"1461 yılında Osmanlılar'ın Trabzon'u işgalinden sonra Lazlar arasında yeni bir tedirginlik baş gösterdi. Ergeç Osmanlılar Lazlar'a karşı terör ve baskı uyugulayabilirlerdi."Dikkat ettiyseniz "Uyguladı" demiyor. Uygulandığına dair somut bir olay da anlatmıyor ama bu ifade ile okuyucunun hafızasında Osmanlılar'ın Lazistan'da hâkimeyitini baskı ve terörle tesis ettiği fikrinin yerleşmesini amaçlıyor.Birkaç paragraf sonra "Çok geçmeden Bizanslıların yaptıklarından farksız olarak Lazları tehdide başladılar. Bizanslılar Lazların dindaşları (Hıristiyan)." Döver de söver de size ne oluyor der gibi Bizans'a arka çıkıyor. Çünkü Gürcü yurdunun en amansız düşmanı olarak nitelendirdiği Osmanlı'yı öne çıkarması lazım. "Osmanlılar ise bir başka dinden (İslâm) idiler. Bu din ayrımı Lazların durumunu daha da güçleştiriyordu" diyerek cümleyi bağlıyor.Okuyucunun zihninde Osmanlı'yı suçlu gören bir görüşün canlanması için devam ediyor : "Çok geçmeden Lazların korktukları başlarına gelmeye başlamıştı. Türkler Lazlar'ı soydaşları olan Gürcülerden tümüyle koparmaya, Hıristiyan dininin kökünü kazıyıp İslâm'ın yerleştirilmesi çabasına girmişlerdi. Bu işe girişildiği dönem Sultan Selim I. (1512 -1520) yıllarına rastlar. Sultan Selim acımasız ve fanatik bir karaktere sahipti. İslâm'ı yayma konusunda telkin ve ikna yolu yerine kaba güç kullanılması düşüncesindeydi" diye yazıyor.Birkaç defa belirttiğimiz gibi gerçekleri araştırma endişesinin ötesinde belli odakların amaçladığı yönde propaganda cümleleri ile dolu Lazların Tarihi adlı kitapta bütün bu ithamlara rağmen 1461 yılında Trabzon'un fethedilmesinden başka hiçbir somut olaydan bahsedilmemiş, fakat olmamış olaylar olmuş gibi kabul edilerek okuyucuda amaçlandığı şekilde kanaat uyandırılmak istenmiştir. Bu konuda da başarılı olduklarını söyleyebilirim. Benim bu kadar ayrıntılı bir analize girmemin sebebi de budur.Nitekim Ruşen Çakır da söz konusu edilen yazısında; "Biz Lazların krallıkları varmış; bir Persler, bir Romalılar işgal edermiş. Osmanlı bizi Hıristiyanlıktan Müslümanlığa zorlamış. Din değiştirmek istemeyen Lazların bir kısmı Pontus'a sığınmış Rumlaşmış" diye yazarken kitabın uyandırdığı kanaati çok iyi özetlemiş.Her ne kadar kitabı propaganda tekniğinin başarılı bir uygulaması olarak görsek de çarpıttığı gerçeklerden özellikle Osmanlı - Laz münasebetleri konusunda:a) Osmanlılar Lazlar'ın dinlerini zorla değiştirdiler, İslâmlığazorladılar,b) Soydaşları olan Gürcülerden koparmaya çalıştılar,c) Bu işi acımasız ve fanatik kişiliğe sahip Yavuz Sultan Selim kaba güç kullanarak yaptı.şeklinde özetlenebilecek iddialarına Osmanlı belgelerinden elde ettiğim verilerle açıklama getirmeye çalışacağım.Bölgenin fethini takip eden ilk yüzyıl hakkındaki bilgilerimizin önemli bir kısmını Tapu Tahrir Defterlerinden elde ettik. Tapu Tahrir Defterlerine tarih yazmak için çok az ve özellikle son yıllarda başvurulduğu için defterlerin içerikleri hakkında biraz bilgi vermek istiyorum.Osmanlı devlet düzeni içinde mîrî topraklar has, zeamet ve tımar büyüklüğünde gelir kaynaklarına bölünmüş ve bu kaynaklan oluşturan gelirler ayrıntıları ile defterlerce kaydedilmiştir. İşte bu vergi kaynaklarına kaydetmek amacıyla düzenlenen defterlere Tapu Tahrir Defteri diyoruz. Tımar'a bütün ya da hisse olarak kaydedilen köylerde en ufak vergi birimi olarak kabul edilen Hâne'ler hâne reisinin ismi ile, dul kadınlar "Bive" başlığı altında, bekâr yetişkin erkekler ise "Mücerred" işareti ile kaydedilmiştir. Bu kayıtlar bölgenin nüfus yapısını tespit etmemize imkân verir. Defterlerde köylülerin isimlerinden sonra, Zemin ya da Baştine başlığı altında (çiftlikler) ya da Mülk şeklindeki toprak tasarrufu, değirmen, üzüm bağları ya da meyve ağaçlan gibi gelir kaynakları ayrıntılı olarak kaydedilmiştir. Bunlardan sonra, toplanan vergilerin kaydedildiği bölüm gelir. Bu bölümlerde her tarımsal üründen alınan vergiler ayrı ayrı kaydedildiği için tarımsal üretim ve fiyatlar konusunda bilgi sahibi olmamızı sağlayacak çok değerli verilen bulunmaktadır. Tapu Tahrir Defterleri bu içerikleri ile toplumsal tarih yazımında kullanılan eşsiz birer kaynaktır.Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde (BOA) Trabzon Sancağı'na ait 3 adet mufasal (ayrıntılı) Tapu Tahrir Defteri mevcuttur. Bunlardan ilki 1486 yılına ait olan ve BOA Maliyeden Müdevver tasnifi 828 (MM 828) numarada kayıtlı olandır. İkincisi Yavuz Sultan Selim'in saltanatı zamanında bölge yeniden tahrir edilerek yazılmıştır. BOA Tapu Tahrir Tasnifi 52 numarada (TT 52) kayıtlı olan bu defter 1515 - 1516 tarihini taşır. Üçüncü defter ise BOA Tapu Tahrir Tasnif 288 numarada (TT 288) kayıtlı olup, 1553 tarihini taşımaktadır.Yukarıda belirtilen üç adet Mufassal Tapu Tahrir Defterlerinden başka Ankara'da Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi Kuyud-u Kadime Fihristi 29 numarada (KKF 29) kayıtlı ve 1583 tarihini taşıyan mufassal bir Tapu Tahrir Defteri daha vardır. BOA'daki mevcut defterlerin devamı niteliğinde olan bu defterde yer alan kayıtlardan hareketle Trabzon'un fethini takip eden 122 yıl için en doğru bilgileri elde edebiliriz.Bu dört Mufassal Tapu Tahrir Defterlerinden başka yukarıda belirtilen yerlerde İcmal (özet) Tapu Tahrir Defterleri de bulunmaktadır. Mufassal defterler, Tahrir Emini tarafından Sancak dahilindeki bütün yerler gezilerek ve daha önce verilmiş belgelerle hazırlanmış tahrir defterleri incelenerek hazırlanırken, icmal olanlar daha çok bu mufassal defterlerde yer alan ayrıntılı bilgilerden padişaha istatistik! bilgi vermek amacıyla hazırlanmış özetlerdir.Biz bu icmal defterlerinden BOA Tapu Tahrir Tasnifi 387 numaradaki kayıtlı olan ve 1523 tarihini taşıyan defterden yararlanmayı uygun gördük.Gerek Yavuz Sultan Selim'in saltanatı döneminde hazırlanan 1515 -16 tarihli TT 52, gerekse Selim'in saltanatının 3 yıl sonrasına ait olan 1523 tarihli TT 387, içerdikleri bilgilerle bize Lazların Tarihi yazarlarının iddialarını cevaplandırmamız için gerekli bilgileri en yakın tanık olarak sunmalan bakımından bu konuda çok önemlidir.1515 - 16 tarihli TT 52'de bugün Of ilçesinin doğusundaki İyidere'den Çoruh nehrinin ağzına kadar uzanan topraklar; Rize, Atina ve Arhavi Kadılık bölgelerine (kaza) ayrılmış olarak Rize nahiyesi, Atina (Pazar) nahiyesi, Laz nahiyesi (Laz mağal, Viçe, Makriyalu ve İskele Zeameti ile, Kise Kalesi, Arhavi Kalesi olarak), Gönye nahiyesi, İskele Vilâyeti ve Yagobit Vilâyeti şeklinde deftere kaydedilmiştir.1523 tarihli TT 387'nin 734 - 743 sayfalan arasında kaydedilen Rize Atina (Pazar) ve Arhavi kazalarına ait nüfus verilerini incelediğimiz zaman Rize kazasına bağlı yerlerde 6.467'si Hıristiyan, 561'i Müslüman olmak üzere toplam 7.028 hâne, Atina (Pazar) kazasına bağlı yerlerde 3.096'sı Hıristiyan, 584'ü Müslüman olmak üzere toplam 3.680 hâne olduğunu, Arhavi kazasına bağlı Fındıklı'dan Çoruh nehri ağzına kadar olan bölgede 2.659'u hıristiyan, 310'u Müslüman olmak üzere toplam 2.969 hâne olduğunu görürüz.Bu rakamlar bize 1523 tarihinde Rize kazasına bağlı yerlerde nüfusun % 92'sinin Hıristiyan, % 8'inin Müslüman, Atina (Pazar) kazasına bağlı yerlerde % 84'ünün Hıristiyan, % 16'sının Müslüman, Arhavi kazasına bağlı yerlerde % 89,5 Hıristiyan, % 10.5 Müslüman olduğunu gösteriyor.Trabzon'un fethinden 62 yıl sonrasına ait bu rakamlara bakıp da Osmanlıların bölge halkını Müslümanlığa zorladığını söyleyebilmek mümkün değildir. Hele bu 62 yılın 1481 - 1510 yılları arasında 29 yıllık bölümü Yavuz Sultan Selim'in Trabzon Valisi, 1512 - 1520 yılları arasındaki 8 yılı padişah olarak toplam 37 yıllık birinci derecede sorumlu idareciliğinden sonra hiç değil. Eğer Yavuz Sultan Selim yazarların iftira ettiği gibi acımasız ve fanatik karakterli olsaydı ve îslâmiyeti kabul ettirmek için zor kullansaydı herhalde bölgede tek bir Hıristiyan bile kalmazdı.Peki neydi Osmanlı'nın bölgede uyguladığı politika? Osmanlı - Laz münasebetleri konusunda ortaya konacak belgelere dayanarak bunu açıklamakla iftira ve yalan dolu tarih yazanlara topluca bir cevap verilebilir. Bu nedenle uzun süredir üzerinde çalıştığım "Yavuz Sultan Selim'in Trabzon Valiliği ve Saltanatı Döneminde Trabzon Sancağı'nm Durumu" konulu araştırmam sırasında elde ettiğim bazı bilgi ve belgeleri burada okuyucu ile paylaşmak istiyorum.Yukarıda belirttiğim Trabzon Sancağına ait Tapu Tahrir Defterlerindeki verileri değerlendirdiğimiz zaman Osmanlı'nın fetihten sonra bölgeden istanbul ve Balkanlara, Balkanlardan da bölgeye sürgünler yaptığını görürüz. Osmanlının bu sürgün politikasına ait verileri değerlendirdiğimiz zaman Trabzon Kalesi içindeki şehre, tamamen Müslüman nüfus yerleştirildiğini, çevredeki kaza ya da nahiye merkezlerinde ise çok az bir Müslüman mevcut olmasını yeterli gördüklerini ve bölgedeki Hıristiyan mevcudun devamını sağlayacak politikalar izlediklerini söyleyebiliriz. Aksi olsaydı Trabzon'un batı tarafındaki dağlarda oturan Çepni gruplarını hızla doğuya sevkeder ve bölgenin nüfus yapısını çok kısa bir sürede değiştirebilirlerdi.1523 tarihli MM 387 numaralı defterdeki verileri takiben 1533 tarihli MM 288 ve 1583 tarihli KKF 29 numaradaki defterlerdeki verileri de incelediğimiz zaman Müslüman nüfusun Hıristiyan nüfusa karşı artış hızının zorla ya da toplu Müslümanlaştırmayı düşündürebilecek bir hızda olmadığını görürüz.Bu veriler bize bölgedeki İslâmlaşmanın hiçbir zorlamaya tabi olmadan yavaş yavaş ve benimseyerek ikiyüzyılı aşkın bir süreç içinde gerçekleştiğini göstermektedir.Bu arada belirtmek istediğim önemli bir husus var. Bölgede İslâmlaşma süreci dediğimiz ikiyüz küsur yıl sonra bile Hıristiyan mevcut % 30 civarındadır. Bölgenin tamamen İslâmlaşması ise 1923 tarihinde Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra bölgedeki Hıristiyanların Yunanistan'a gönderilmesi ile gerçekleşmiştir.Bölgenin İslâmlaşması ile ilgili yaptığımız bu genel tespitten sonra biraz da Osmanlı - Laz münasebetleri üzerinde duralım. Bu konu için özellikle Yavuz Sultan Selim'in saltanat yıllarında yapılan tahririn kayıtlarını içeren 1515 - 16 tarihli TT 52 numaralı defteri seçtik.TT 52'nin 550. sayfasında yer alan bir kayıtta şu ifade okunmaktadır. Timar-i Yusuf Laz merdum-u Süleyman Çelebi cemaat-ı çavuşan. Karye-i Pazin tabii Laz an zeamet-i Viçe an tahvil-i Hüseyin Çakır. Bu ifadeye yabancı olanlar için açıklayalım : Süleyman Çelebi'nin adamı Çavuşlar Cemaatinden Laz Yusuf'a Laz nahiyesinde Viçe zeametine bağlı Pazin köyü Hüseyin Çakır'm tahvilinden verilmiştir.Yine TT 52'nin 569. sayfasında yer alan bir diğer kaydın ilgili bölümünde şöyle denmektedir : "Karye-i Makriyalu tabii Laz an tahvil-i gebran-ı martalosan-ı Laz." Burada da Laz nahiyesine bağlı Makriyalu (bugünkü Kemalpaşa) köyü martalos görevi olan Hıristiyan Laz'dan tahvil edilmiştir.Bu kayıtların bizimle ilgisi Osmanlı'nın Laz'a görev verirken Hıristiyan ya da Müslüman olması gibi bir endişe taşımadığını göstermesidir. Fakat Osmanlı hakkında belgelere dayalı biraz bilgi sahibi olan, Osmanlının zannedildiği gibi Hıristiyan tebaasını ezmediğini, tımar görevlerini Müslümanlara olduğu gibi Hıristiyanlara da vermesinin çokça rastlanan bir örnek olduğunu söyleyebilir. Bu nedenle defterdeki kayıtlar arasında biraz daha dolaşmak istiyoruz.TT 52'nin 578 - 594. sayfasında yer alan bir kayıtta ise bu konuda şu açıklama yer almaktadır : "Trabzon vilâyeti tecdid-i defter olup müsellemler bozulup raiyyet emr olundukta uc vilâyetinin Gürcü ve Abaza kâfirinden hıfz maslahatı için emr-i padişahi mucibince yirmiüç nefer kafir haraç ve ispençten af olunup hariç defter olan yerlerden timar tayin olunup defter-i cedîd-i sultaniye kayd olundu"Bu kayıt bizce hudut muhafızlığı görevinin Lazlara verilmesinin Yavuz Sultan Selim tarafından emredildiğini göstermesi bakımından çok önemlidir. Bu ve benzer kayıtlar başlangıçtan beri ifade ettiğimiz gibi Lazların Tarihi yazarlarını yalancı ve iftiracı durumuna düşürmektedir.Şimdi biran için olayları Tahrir defterlerindeki kayıtlardan izlemekten ayrılıp o dönemde bölgenin durumuna bir göz atalım. Böylece Osmanlı -Laz bütünleşmesi, Lazların İslâmiyeti kabul edip Türk toplumunun bir parçası olarak beşyüz küsur yıldır her olayda, her yerde alınlarının akı ile tarihe damga vurmalarının ardında yatan olayları daha iyi göreceğiz.1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Trabzon'u fethettiği zaman, siyasî olarak Trabzon'daki Komnenos devletine bağlı olan Rize'nin doğusundaki topraklar da Osmanlı hakimiyetine girdi. Laz halkının çalışkan olduğunu belirtmeye gerek yok. Köyleri imar edilmiş ve refah içinde yaşayan Lazlar sık sık komşuları Gürcülerin ve Sohum civarındaki Abazaların yağmacı akınlarına uğramaktaydı. Gürcü akınlarının hiçbir dönemde bölgedeki Lazların üzerinde Gürcü hakimiyetini tesis edememesine işaret ederek bu akınların yağmacılıktan öteye bir amaç taşımadığını söyleyebiliriz.Genellikle ürün hasadından sonra ortaya çıkan yağmacılar, denizden ya da karadan baskınlar yaparlardı. Bu baskınlardan korunabilmek için Lazlar yerleşimlerini sahile hakim tepeler üzerine çekmiş ve yiyeceklerini toprağa gömdüğü küpler içinde saklamaya başlamıştı. Bu küplere bugün çay bahçesi yapmak amacıyla toprak işlenirken sık sık rastlanmaktadır.Gürcistan tarafında kıtlık olduğu seneler, yerel derebeylerin başkanlığında kalabalık gruplar halinde bölgeye yağma seferleri düzenlenir, yiyecekleri ortaya çıkarmak için köyler ateşe verilerek köylüler öldürülürdü. Bu olaylara ait hikâyeleri bugün bölgenin yaşlılarından dinlemek mümkündür.Komnenoslar, Lazları bu tür akınlardan koruyabilecek askeri güçten yoksun oldukları için korumasız durumda olan Lazlar açısından Osmanlı'nın bölgeyi fethi bir umuttu. Nitekim Osmanlı'nın bu tür yağma ve korsanlık hareketlerini önleyebilmek için gerekli tedbirleri aldığını ve Trabzon valilerinin Gürcistan üzerine seferler yaptığını görüyoruz.1481 - 1510 yılları arasında Trabzon'da valilik yapan Yavuz Sultan Selim'in Lazların maruz kaldığı bu akınları önleyebilmek için Gürcistan üzerine sefer yaptığı Selimnâmelerde kayıtlıdır. Yavuz Sultan Selim'den sonra Trabzon'da valilik yapan ve Doğu Anadolu'nun fethinde önemli görevlerde bulunduğu için Diyarbakır Beylerbeyliğine atanarak Trabzon Vilayeti'nin de içinde bulunduğu bölge kendisine bağlanan Bıyıklı Mehmet Paşa'nın da Trabzon Valiliği esnasında Gürcistan üzerine bir sefer yaptığını tespit ettik. Ayrıca Yavuz Sultan Selim'in zamanında Of'da ve Atina'da zeamete tasarruf eden, Trabzon'da Miralaylık görevinde bulunan, Mehmet Paşa'nın Trabzon Valiliği zamanında Kastamonu Sancak Beyi ve Mehmet Paşa'dan sonra Trabzon Valisi olan İskender Paşa'nın da Gürcistan üzerine bir sefer yaptığını biliyoruz. 1515 - 16 tarihli TT 52'de Atina zeametine tasarruf eden İskender Paşa'nın oğlu Emir Çelebi'nin bu tarihten sonra cereyan eden ve 'Kadim (Eski) Gürcistan Seferi" diye kaydedilen bir seferde şehid olduğuna dair kayıtlar vardır.Bu olayları takip eden asır içinde Osmanlı'nın Gürcistan ve Abhazya'nın sahil kesimini işgal ederek korsanlık hareketine son verdiğini, Gürcü ve Abaza köylülerini üretim yapmaya zorladığını, ardından ortaya çıkan Don Kazakları denilen yeni korsanların bertaraf edilmesi için bölgeye seferler düzenlediğini, nehir içlerine kadar ilerleyen Osmanlı kuvvetlerinin korsanların yuvalandığı yerleri ele geçirdiğini tarihlerden izleyebiliriz.Trabzon valilerinin yerel kuvvetlerle bölgeye yağma ve korsanlık hareketlerinden korumak için yapmış oldukları bu seferlerde bölgedeki tımarlı sipahi ve kale muhafızlarının yanısıra katılan Hıristiyan köylüler defterlerde "cemaat-ı müsellem" olarak kayıtlı ve bazı vergilerden muaftılar. Defterlerdeki "müsellem-i kadim" (Eski müsellem), "müsellem-i cedid" (yeni müsellem) gibi kayıtlardan müsellem yazma işinin bir kaç defa olduğunu söyleyebiliriz. Bu seferde üstün başarı gösteren Hıristiyan köylülere "Gürcistan seferinde hizmet-i padişahîde bulundukları" veya "yarar yiğit oldukları" için tımar verilmiştir.TT 52'nin 138. sayfasında İskender Bey'in adamı olduğu için Sürmene Nahiyesine bağlı Zaruha Köyü'nde timar tasarruf eden eski Sürmene Seraskeri Hasan Çelebi'den tahvil edilen tımara tasarruf eden Todoros'un Mehmet Paşa'nın Gürcistan seferi esnasında ölmüş bulunduğunu başka kayıtlardan izliyoruz.Buraya kadar olan açıklamalarımız göstermiştir ki, Osmanlılar Lazları soydaşları olduğu iddia edilen Gürcülerden koparmaya çalışmamış, aksine onları, Gürcü yağmalarına karşı korumuştur. Yavuz Sultan Selim Trabzon Valiliğinden sonra Osmanlı tahtına oturunca Hıristiyan köylülerden asker yazılmasına son verilip hududun Gürcü ve Abaza saldırılarından korunma işinin Lazlara verilmesini ve bu amaçla Arhavi'nin doğusundan Çoruh ağzına kadar yer alan köylerin 23 Hıristiyan Laz'a Martalos Tımarı olarak bağlanmasını emretmiştir.Bu güven Lazlarla Osmanlı arasında gönüllü bir beraberliğin varlığını göstermektedir. Bu gönüllü beraberlik Lazların Hıristiyan olmasına rağmen ikiyüz yılı aşan bir süreç içinde yavaş yavaş ve benimseyerek Müslüman olmasının yanısıra, hudut muhafazası işinin Rus akınlarına karşı kahramanca sürdürülmesinin de temelinde yatan gerçektir.Lazların Tarihi yazarlarının baskı ve terör kelimeleri ile Osmanlı'nın bölgede uyguladığı yönetim hakkında uyandırmaya çalıştıkları kanaate karşı TT 52'nin 474. sayfasında yer alan bir diğer kaydı daha dikkatinize sunmak istiyorum.Bu kayıt Hemşin-i bâlâ Kalesi askerlerinden Ali oğlu Hüdaverdi'nin tımar olarak verilmiş bulunan Atina'ya (Pazar) bağlı Zavandos Köyü'nün kayıtları arasında yer almaktadır :"Mezkur karye reayasından Yorgi Babik nâm kimesne Tekür zamanında benüm râiyyetümsüz deyü şire ve gallattan rüsum alub şikayet olunub hilâf-ı kanun olmağın def olunub öşrin ve rüsumun sâhib-i tımara virdükten sonra âher kimesneye bir akçe ve bir habbe vermeyeler deyü emr olundu." şeklindeki bu kayıt özet olarak; Komnenoslar zamanında ben sizin beyinizdim ve vergilerinizi bana verirdiniz, diyen Yorgi Babik adlı Zavandos Köyü halkından bir kişinin halktan vergi topladığı yapılan şikâyetten anlaşılmıştır. Kanuna uygun olmayan bu durumun önlenmesi ve halkın tımar sahibine ödediği vergiden başka kimseye hiçbir şey ödememesi istenmektedir.Eğer iddia edildiği gibi bölgede baskı?ve t?rör k?limeleri ile tanımlanabilecek bir yönetim olsaydı bölgenin eski yöneticisi olan Yorgi Babik ortaya çıkıp halktan vergi toplama cesaretini kendinde bulamazdı. Buna teşebbüs etmişse bölgedeki Osmanlı yönetiminin yumuşak ve hoşgörülü davranışlarından cesaret alındığından dolayıdır.Yazarların Osmanlı’yı suçlamak için kelimeleri özenle seçtiğini görüyoruz. Biz de onun özenle seçtiği kelimelerin aslında iftira olduğunu gösterecek örnekleri belgelerden alarak ortaya koyduk. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün fakat bu defa yazı amaçlanandan uzun olur ve okuyucuyu sıkarız endişesi ile yazarların gerçek yüzünü teşhir etmeye yetecek kadar açıklamada bulunduğumuzu sanıyoruz.Buna rağmen Yavuz Sultan Selim'e yöneltilen "acımasız ve fanatik kişiliğe sahipti" iftirası üzerinde durmadan yapamayacağım. Çünkü Yavuz Sultan Selim, bugünkü ününe sadece 8 yıl süren bir saltanat dönemi ile erişmiş, birkaç yıl daha yaşasaydı tarihin akışını değiştirebilecek özelliklere sahip bir padişahtır. Hakkında pek bilgimiz olmadığı için, yalan yanlış kanaatler bugün bizim toplumumuzda bile yaygındır.Oysa belgelerden incelediğimiz zaman karşımıza yaygın kanaatten çok uzak bir kişilik çıkıyor. Onu yeterince araştıramadığımız için bize benimsetilmek istenen kanaatleri hemen kabul etmişiz. Bunun ne boyutta olduğunu göstermek için bir örnek vermek istiyorum :Yavuz Sultan Selim'in resmi diye müzelerimize asıp, tarih kitaplarımıza bastığımız palabıyıklı, kulağı küpeli izbandutu, resmin yanında resimleri asılı babasına ve oğluna hiç benzemediğini düşün­meden, biraz araştırma zahmetine katlanıp minyatür resimleri ile uzaktan yakından alakası olmadığını farketmeden kabul etmişiz. Son yıllarda onun adına kurulan vakıflarda bile bu izbandutu Yavuz diye sembol yapmışız. Hem de 1 Ekim 1989 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde ve 189 sayılı Cumhuriyet Dergi'de Yavuz'un gerçek portresinin yayınlanmasına rağmen.BOA Maliyeden Müdevver 334 numarada kayıtlı bir defter daha var. Bu defterde yer alan kayıtlar arasında Yavuz Sultan Selim'in Trabzon Valiliği sırasında vermiş olduğu bazı tımarlara ait kayıtlar da mevcuttur. Defterin 78. sayfasında yer alan kayıtta, Sürmene Nahiyesine bağlı Semayer Köyü'nün bir hissesinden 1682 akçe ve Atina'ya (Pazar) bağlı Lazon köyünde 2042 akçelik tımara tasarruf eden İlyas Arnavud'dan reayası ziyade rencide ve müteşekki (köylüleri fazla incindiği ve şikayetçi) olduğu için şehzâde-i talu bekah (Yavuz Sultan Selim) tarafından tımarının elinden alındığı yazılmaktadır. Hem de cerimesi zahir oldu deyü iki kimesne tezkire vermiş (suçunun sabit olduğunu iki kişinin verdiği belge ile tesbit ettirerek).Bunu özellikle Lazların oturduğu bölgeye ait olduğu için seçtim. Defterde benzer nedenlerle tımarları ellerinden alınan başka kimseler de var.Köylülerini incittiği için şikâyetleri tahkik ettirip suçu iki şahitle sabitleştirip sipahinin elinden tımarını alan Yavuz Sultan Selim'e acımasız, fanatik karakterli, zorba demek iftira etmekten öteye bir anlam taşımaz. Onun sahip olduğu devlet anlayışını bugün şartlanmış kafa yapısına sahip kimselerin anlayabilmesi mümkün değildir.Bölgedeki diğer tımar kayıtlarını incelediğimiz zaman Gürcü ve Çerkezlere de tımar verildiğini görürüz. Bunlardan Gürcü olan birinin Yavuz Sultan Selim'in Trabzon Valisi iken feth ettiği Gürcistan toprağının eski beyi olması, astı, kesti, kopardı gibi ucuz kelimelerle ifade edilemeyecek bir devlet ve yönetim anlayışının göstergesidir.Örnekleri, kitapta konu edilen Mirza Çabuk ve Osmanlı - Gürcü münasebetleri konusunda da vermek ve yazarın çarpıtmaya çalıştığı Osmanlı - Gürcü münasebetleri konusundaki gerçeklere de işaret etmek mümkün, fakat bunlar bu yazının amacını aştığı için bir başka sefere kalsın.Yavuz Sultan Selim zamanında Müslüman olmuş Laz aile sayısı yüz civarında olmasına ve Lazların tamamının Yavuz'dan yüz küsur yıl sonra Müslüman olmasına rağmen Yavuz'un bu iftiraya maruz kalmasının sebebi Osmanlı - Laz bütünleşmesinin temelini atmış olmasındandır. Lazlara Hıristiyan olmalarına rağmen uç vilayetine Gürcü ve Abaza saldırılarından koruma görevi ile sınırlan teslim etmesi ve daha ilerideki asırlarda Lazların hudut boylarını Ruslara karşı koruması "hem Türk'üm hem de Laz" sözü ile özetlenen bu bütünleşme hudut kalelerinde ve siperlerdeki beraberlik esnasında gerçekleşmiştir. Günümüzde aynı bütünleşmeyi ekonomik ve kültür faaliyetlerimizde de yaşıyoruz.Bu bütünleşme Lazların 500 yıldır dillerini ve folklorunu yaşamalarına engel olmadığı gibi bu durum ne Türk'ü ne de Laz'ı rahatsız etmiştir. Trabzonlu ve Rizeli, "Rumdan dönme" tabirini bir hakaret kabul ettiği ve bu durum genellikle kavga nedeni olduğu halde "Laz" denmesini gülümseyerek benimsemiştir. Bu benimsemeyi bölgedeki ortak kültürün canlı ve zengin örneklerinde görebiliriz.Laz dili ve folklorunu araştırmak isteyenler dışarıda hazırlanmış tezlerden hareket etme yerine kendi gerçeklerini kendileri elde etme zahmetine katlanırsa bu tür örneklere sık sık rastlayacakları için ülke kültürünün zenginleşmesine de katkıları olacaktır.Dünyayı paylaşma mücadelesi veren süperlerin etnik Lazlar üzerinde araştırma yapmasının, bu tür faaliyetleri finanse edip, organize etmesinin hümanist bazı nedenlere dayandığını zannedip, meseleye onların koyduğu biçimde bakmanın, onların ürettiği problemleri tartışmanın Lazların menfaatine olabileceğini sanmak, karanlıkta kör bir kuyuya doğru adım atmaktan başka bir şey değildir. Bu yazıda örneklemeye çalıştığımız gibi kendi kafalarındaki düşmanlık tohumunu bizim aramıza ekmek için bu zemini kullanmaktadırlar.Lazların tarihî gerçeklerinin, dilinin ve folklorunun bizim aydınımızın emeği ile araştırılmasının Türk kültürünü zenginleştirmenin ötesinde bir sonuç vermeyeceği kesindir. Çünkü Lazlar Türkiye mozayiğinde sadece bir renk değil aynı zamanda da bu mozayiğin harcıdırlar. (*)Tarih ve Toplum, sayı 110, İstanbul (Şubat 1993), s. 58 - 64 de yayınlanmıştır.

    Mehmet bilgin..


    You Laugh At Me For Being Different...

    I Laugh At You For Being The Same..


     
    لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ
    ALLAH birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet... çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey'in anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun."

    • Administrator
    • *
    • İleti: 2.566
    • Cinsiyet: Bay
    • "Edeb Ya Hu"
      • Forma Yaptırma Sipariş
    • Kan Grubu: Seçmediniz
    Lazların Tarihi Bumu ?
    « Yanıtla #1: 21 Şubat 2009 - 17:55 »
  • Yayınlama
  • Bunu okuyup özetini çıkartana Kitap hediye edeceğim...
    Biz Gerçek Bir Aileyiz, Laf Olsun Diye Burda Değiliz...

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    Lazların Tarihi Bumu ?
    « Yanıtla #2: 21 Şubat 2009 - 17:58 »
  • Yayınlama
  •  :) :) :) KENAN sonuca bak ,sonucta türküz fazla kurcalamaya gerek yok !!!

    • Administrator
    • *
    • İleti: 2.566
    • Cinsiyet: Bay
    • "Edeb Ya Hu"
      • Forma Yaptırma Sipariş
    • Kan Grubu: Seçmediniz
    Lazların Tarihi Bumu ?
    « Yanıtla #3: 21 Şubat 2009 - 18:03 »
  • Yayınlama
  • Ben özeti kendim için istemiştim  :D Kurcalamak gibi bir maksadım yok.
    Biz Gerçek Bir Aileyiz, Laf Olsun Diye Burda Değiliz...

    • Yavuz BİBER
    • Süper Moderatör
    • *
    • İleti: 945
    • Cinsiyet: Bay
    • BENİ KÖYÜMÜN YAĞMURLARINDA YIKASINLAR...
      • ELİFİM ALIŞVERİŞ MERKEZİ
    • GSM: 0536 324 90 35
    • Kan Grubu: Seçmediniz
    Lazların Tarihi Bumu ?
    « Yanıtla #4: 21 Şubat 2009 - 23:51 »
  • Yayınlama
  •         Bir kitapta benden. :D
    desen 49


     


    Facebook Yorumları

             
    Twittear