“GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ” ŞEHİR! - Gülen Köyü Resmi Web Sitesi...

Gönderen Konu: “GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ” ŞEHİR!  (Okunma sayısı 1729 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • YAHYA DÜZENLİ
  • Moderatör
  • *
  • İleti: 293
  • Cinsiyet: Bay
  • GSM: 0532 475 76 60
     YAHYA DÜZENLİ
     duzenliyahya@gmail.com
     11 Kasım 2009 Çarşamba

     “GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ” ŞEHİR!

     Bir Uzakdoğu bedduasını hatırlıyorum: “İnşALLAH değişen zamanlarda yaşarsın!”

     Beddua, ‘değişim’in nasıl bir felâket habercisi olduğuna vurgu yapıyor. Bugünlerde bu bedduanın kapsama alanında, aktüalitemize birden oturan yeni bir “büyülü kavram”la karşı karşıyayız.
GDO: Genetiği değiştirilmiş organizma!

     Bir organizmadaki genetik özelliklerin başka bir canlıya aktarılması (klonlanması) neticesinde oluşan yeni canlı, “genetiği değiştirilmiş organizma” olarak adlandırılıyor. Yeni canlının genetik skalası değiştirilerek kendi tabiatında bulunmayan bir başkalaşıma, bozulmaya uğratılıyor. Her ne kadar bugünlerde doğal gıdalar için sözkonusu olsa da, kullanıldığı alanın dışında önemli çağrışımları olan bu cümleyi/kavramı başa alarak, şehrin de “canlı bir organizma bütünü” olduğu hakikatiyle baktığımızda; yüz yıla yakın bir süredir, içinde yaşadığımız şehirlerin genetiklerinin nasıl değiştirilmeye çalışıldığını, ve bu değişimin geri dönülmez bir biçimde nasıl derinleştirildiğini görebiliyoruz.

     Özellikle toplumsal kırılmaların yaşandığı, dünya görüşü-medeniyet tercihlerinin devlet ve onun aygıtları eliyle ‘zorla’ yerleştirilmeye çalışıldığı zamanlarda”, genlerle nasıl oynandığı”na şahit oluyoruz. Sözü, dünya görüşü-medeniyet organizmamızın bütünüyle değiştirildiği, daha doğrusu terk edildiği, ancak ona bağlı “alt organizma”ların genetikleri bütünüyle yok edilemese de “değişim”e uğratıldıkları gerçeğine vurgu yaparak, sözü ‘şehirlerimizin genleriyle nasıl oynandığı’na getirmek istiyoruz.

     Toplumsal değişim’le genetik değişim’in her ikisi de bir mühendislik marifeti. Toplum mühendisleri ile genetik mühendisleri! İlginç olanı; her iki mühendislik de sonuçta organizmayı tahrip ediyor; başkalaştırıyor, kendisi olmaktan çıkarıyor, yabancılaştırıyor!

     Özellikle de büyük medeniyet şehirlerimizden İstanbul, Bursa, Konya, Amasya, Trabzon, vs.de Tanzimat’la başlayıp Meşrutiyet’le devam eden ve Cumhuriyet’le kemâle ulaşan “genetik operasyonlar”, büyük ölçüde başarılı olmuştur. Bunun en önemli başarı göstergesi şehirlerimizin “ruhsuz”laştırılmasıdır. “Genetiği değiştirilmiş organizmaların” en bariz özelliği bu şehirlerimizin kendilerine yabancılaştırılması, organizmasının tahrip edilmesi, ve hormonal bir sürecin sonunda “kendileri olmaktan” çıkarılmalarıdır.
Tarihî şehirlerimiz bugün ayniyle bu durumdadır! Organizmalarıyla/genleriyle oynanmış, içinde bulunanların sun’i bir canlı olarak yaşamaya mahkûm edildiği bir hormonal hayat!

     XVII. yüzyılın büyük gezgini Evliyâ Çelebi, Seyahatname’sinde medeniyet şehirlerimizden Bursa’yı anlatırken güzelliklerini sayıp bitiremez ve sonunda “hâsılı ruhaniyetli bir şehirdir!” hükmünü verir. Genetiği değiştirilmiş şehir de; hayat damarları kesilmiş, virüslerin bünyesine musallat olduğu, “ruhaniyetinden koparılmış şehir”dir.

     Bugün bile, nasıl bir “genetik değişime uğradığı”nın tasasını çekmeyen şehirlerimizin yöneticileri, halâ şehirlerinin genetiğiyle oynandığının farkında bile değillerdir. Genetik kodlama sırasındaki anestezi hali halen devam ediyor. İlginçtir, ağızlarından “çevre ve kent katliâmı” lafını da düşürmemektedirler! Hem katliama ortak ol, hem de “katlediliyor!” diye feryâd et! Ancak bize mahsus bir feryat türü bu da (!) İşte bugün, böylesine bir çelişkiyi yaşamakta şehirlerimiz!

     Şehirlerimizin bütün hücrelerine kadar genetik değişikliğe uğratıldığından, hem de bu işin ‘taammüden’ yapıldığından matematik kesinlik gibi eminiz! Genetik değişime öncelikle medeniyet şehirlerinden başlanmış ve süreç, bir daha geri döndürülememecesine ilerlemiş, derinleştirilmiştir.

     Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki “devrimler”i, dönüşümleri düşünün! Her şehrin, her kasabanın batıdan kopyalanarak birbirine benzetilmek istendiği, Meydan, Banka, Adliye, Hükümet konağı, Cezaevi, Halkevi, yerine göre Tiyatro veya opera binası ve bunlara ‘hayret ve endişe’ ile bakan eski yerleşim mekanları… Bu operasyonlar tepeden inme, toplumsal dokuya rağmen bir “genetik değiştirme”ydi. Veya yeni ‘genetik kodlama’.

     Şehirlerimize yönelik bu genetik kodlama, yeni rejimin ‘buyrultu’ ve ‘öğretileri’ doğrultusunda oluşturuldu. Eski bir karikatürdeki benzetmeyle; toprağa temas ettiği yerin biraz üzerinden kesilmiş çınar ağacının kesildiği yerdeki kök kütüğünün üzerine konulan saksıdaki bitki! Böylesine bir garabet!

     Şehrin genleriyle oynanması, üzerinde yaşayan insanların genleriyle oynanması demektir! Tarihle, kültürle, coğrafyayla, folklorla… her şeyle oynanması demektir! Sonuçta “görünürde” bir şehir ve üzerinde yaşayanlar; “gerçekte” ise ortada aslı olmayan bir şehir ve “kendisine yabancılaştırılmış”, sadece kütle ifadesiyle varolan topluluklar… Fütürizmin kurucusu Marinetti’nin önemli bir cümlesini hatırlıyoruz: “Bireyin kent kalabalığına batması, onları kaygılandırmak bir yana, büyülüyordu.” Bu manâda genetik operasyon şehirlerimizi ve insanımızı kaygılandıracağı yerde, hormonal görkem onları büyülemeye başlamıştı! Bu büyü halen devam ediyor.

     Anestezik bir “genetik operasyon” süreci ve bugün “yaşanamaz hale gelen” şehirlerimiz!

     Oysa ki, şehirlerimizde “zamanın ruhu”nu ıskalamadan, Evliya Çelebi’nin bahsettiği “şehrin ruhaniyeti” yaşatılabilmeliydi, yaşatılabilmelidir! Bu konuda muhakkik mimar Turgut Cansever, 1961 yılında İstanbul için yazdığı bir raporda önemli şeyler söylüyor:

     “..Her devirde devam etmiş, bugün de kısmen devam etmekte olan ‘tarihi karaktere tecavüz’

     şiddetlenmiştir… Şehir, varlığımızı teşkil eden temel kültür direklerinden ve bugünü, geçmişteki heybetli tarihe bağlayan en kuvvetli bağlardan bir tanesidir. Bu yüzden de eski bir kitap gibi ele alınması ve ihtimam edilmesi gerekir… Biz, son yıllarda bu ihtimamı göstermek bir yana, şehrin tarihî karakterini, taşınması güç bir yük olarak algılayan bir zihniyetin hâkimiyetine şahit olmuş bulunuyoruz…”

     Devam ediyor Cansever: “Şehrin teşekkül etmiş strüktürünü tamamen inkâr ederek dağ başındaymış veya ölü bir şehirmiş gibi, eski ölçü ve düzenini bozan her müdahale, akıl almaz bir megalomani ve kültürsüzlükle mübah sayılmıştır. Şehrin tarihî karakterine hürmet edilerek, bir ‘zoning’ yapılmamış olması da tahribi kolaylaştıran bir diğer sebeptir…”

     Cansever’in bahsettiği “şehrin tarihi karakterini yok etmeye memur bir zihniyet”in marifetiyle, içinde yaşadığımız şehir de dahil olmak üzere, yüz yılı aşkındır süregelen, giderek hızlanan ve halen büyük bir ivmeyle istikametsiz ve kontrolsüz bir biçimde devam eden “genetik değiştirme operasyonları”, şehirlerimizi “ruhsuz bir mekân” haline getirmiştir.

     Eskiyi ‘olduğu gibi’ muhafaza edip, ‘müze şehir’ halinde sürdürmekten değil; ‘aslına uygun’ dönüştürmekten bahsediyoruz.

     Biraz eklektik olacak ama bahsetmeden geçemeyeceğiz. Mimar La Corbusier, 1900’lü yılların başında İstanbul’a yaptığı seyahatten dönüşünde kaleme aldığı ve “Her şey beni Türklerden bahsetmeye sevkediyor” diye başladığı notlarında: “Onlar nazik ve vakurdular; eşyanın varlığına saygı duyuyorlardı. Ortaya koydukları eserler devasa, nefis ve muhteşemdi. O ne birlik! O ne zamanı aşış! O ne bilgelik! …” şeklinde devam ediyor. Daha sonra ise; şehirlerimizin (özellikle de İstanbul’un) yöneticilerinin, şehirlerimizin batı şehirlerine benzemesi için gösterdikleri çılgınca gayrete hayret ederek bize şöyle sesleniyor: “İlerlememiz niçin bu kadar çirkinliklerle dolu? Niçin kanları hâlâ saf kalmış olanlar bizden en kötü şeyleri almakta bu kadar acele ediyorlar?” … 20. yüzyılın başında şehirlerimizin tarihî dokusu, kültürel ve coğrafi dokusu hiçe sayılarak, “mağlubiyet kompleksi” veya “bilinçaltı bitkinlik” kompleksiyle başlayan bu “benzeme süreci” giderek hız kazanarak “genetik değiştirme operasyonları”yla sonuçlanır...

     Şehri “dönüştürme” iddiasıyla “yabancılaştırma”nın, daha doğrusu “genetik değiştirme”nin ne anlama geldiğini anlayabilmek için La Corbusier çapında mimar olmak mı gerekiyor?

     Modern zamanlarda varolma iddiasıyla “genetiği değiştirilen” şehirlerimizi -Üstad Necip Fazıl’ın söylediği şekilde-, “ateşin bile yakmaya tenezzül etmeyeceği derecede çirkin ve dantelalı bir kokana tuvaletli kadar iğrenç ve zevksiz” mekanlarla hapishaneye çevirenler nasıl bir genetik başkalaşıma sebep olduklarının farkında mıdırlar?

     Genetikle oynama böyle bir şeydir işte! Kendiniz de kalamıyorsunuz, olmak istediğinize de benzeyemiyorsunuz!




 


Facebook Yorumları

         
Twittear