OSMANLI KISSALARI - Gülen Köyü Resmi Web Sitesi...

Gönderen Konu: OSMANLI KISSALARI  (Okunma sayısı 10002 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • P h o e n i X
  • Aktif Visirli
  • *
  • İleti: 3.158
  • Cinsiyet: Bayan
  • Quae nocent docent!...
OSMANLI KISSALARI
« Topic Start: 05 Kasım 2008 - 21:33 »
  • Yayınlama
  • BU BİR OSMANLI SAVAŞ FERMANIDIR--

    Yıl 1912, İngilizler Hindistan'ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı'dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan'a gönderir. 350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur, kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan'a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar.

    Mühimmat açısından kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler ve 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaşta şehit olurlar. Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askerini, İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bir İngiliz gemisi Avustralya'ya geldiğinde, esir iki Osmanlı askeri gemiden bir yolunu bulup kaçarlar.

    Bir sure sonra, adı Karadeniz diyarından Mentesoğlu Abdullah olan, baba mesleği dondurmacılığa, Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet de baba mesleği kasaplığa başlar.

    1918'de Avustralya Çanakkale'ye asker çıkarır ve bizim iki Osmanlı askeri olayı duyarlar ve hemen buluşur, durum değerlendirmesi yaparlar.

    Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya'da yaşıyoruz. Avustralya devleti Osmanlıya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş, bundan dolayı biz de Avustralya devletine savaş açalım derler.

    Alırlar kağıdı, kalemi ve yazarlar:

    Sayın Avustralya Başkanı, Ekselans Hazretleri,

    Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki, devletimiz Osmanlıya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale'ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız.

    Bu bir "Osmanlı Savaş Fermanı "dır. Ekselanslarının bilgilerine duyurulur.

    Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet,

    Karadeniz diyarından Mentesoğlu Abdullah


    İki Osmanlı askeri, Sidney' in 250 km uzağında Karlıdağlar denilen bölgede önce virajlarda tren raylarını sökerek 3 tren devirirler. Üçüncü trende askeri mühimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede 8 karakol basar ve karakollardaki askerlerin tamamını vururlar.

    Ne olduğunu bir turlu çözemeyen Avustralya devletının sonunda iki Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir ve bölgeye 250 kadar asker gönderirler ve iki Osmanlı askeri araştırılmaya başlanır. Birkaç günlük araştırmadan sonra sıcak çatışma olur

    Ve iki Osmanlı askeri bu karlı dağlarda şehit edilir.

    İki askerin şu an mezarı Sidney'e 250 km uzakta Karlıdaglar'da ve mezarlarında fotoğraf çekmek yasak. Avustralyalılar iki Osmanlı askeriyle savaştık demek zorlarına gittiği için bu askerlerimize Hindistan asıllı diyorlar. Oysa Hindistan'da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yok.
    Bu bilgi Hindistan büyükelçiliğinin açıklamasından çıkarılmıştır.


    ***********************************************************************************

    Nişanı-ı hümayun şu ki;
    Ben ki Sultan Mehmed Han'ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki, bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum:
    Sözkonusu rahiplere ve kiliselerine hiçkimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü aman olsun ki, memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben, ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine, canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri kimselere yeri ve göğü yaratna ALLAH hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yemin ile yemin ederim ki, yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyecektir."

    ************************************************************************

    BEN AĞLAMAYIM DA KİM AĞLASIN?


    Mehmet Âkif bir yaşlı zâtı anlatıyor:

    Sultan Ahmet camiine gidiyorum her sabah

    ne kadar erken gidersem gideyim mihrabın bir kenarında

    saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam ümitsizce bedbin durmadan ağlıyor.

    O kadar ağlıyor ki ağlamadığı tek dakikayı yakalayamadım.

    Nihayet bir gün yanına sokuldum.

    Muhterem dedim, Ah Efendim dedim, ALLAH'ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?

    Niye bu kadar ağlıyorsun?

    Bana "Beni konuşturma" dedi, "kalbim duracak".

    Ben çok ısrar edince ağlıya ağlıya anlattı.

    Dedi ki : "Ben Abdulhamit Cennet mekânın devrinde bir binbaşıydım orduda.

    Bir birliğim vardı benim de.

    Annem babam vefat edince, servetimiz vardı

    payimar olmasın diye sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim.

    Dedim ki annem babam vefat etti falan yerdeki mağazalarımız,

    filan yerdeki gayri menkullerimiz... bunlara nezaret edecek bir nezaretçiye ihtiyaç vardır.

    İstifam kabul buyurulursa, istifa etmek istiyorum.

    Biraz sonra bana doğrudan doğruya hünkârdan bir yazı geldi,

    istifan kabul edilmedi.

    Öyle anlaşılıyor ki istifa dilekçem padişaha gönderilmişti.

    Ben bir daha dilekçe verdim yine aynı cevap geldi.

    Bizzat çıkayım huzuruna şifai olarak görüşeyim,

    bu celâdetli padişah cidden çok celadetli (yiğitlik, kuvvet ve şiddet).

    Ben yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım.

    Tuhaf gelir size nasıl sen kaldın diyeceksiniz?

    Yaşlı yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım,

    Abulhamit faytonda giderken faytonun sağındaki solundaki nefes almaya bile korkarlardı, derdi.

    Medet Efendi. ALLAH rahmet etsin evliyaullahtan bir zâttı.

    Ben bizzat o celâdetli, haşmetli padişahın huzuruna çıktım.

    Hünkârım dedim. İstifamın kabulünü rica edeceğim dedim.

    Durumumuz budur dedim.

    Derin derin biraz düşündü. İstifa etmemi istemiyordu, yüzünün halinden belliydi.

    Israrıma da dayanamadı, öfkeli bir edayla, elinin tersiyle beni iter gibi

    "Haydi istifa ettirdik" dedi seni.

    Ben döndüm sevinerek geldim işimin başına.

    Gece âlem-i manada orduların teftiş edildiğini gördüm.

    Gördüm ki son savaşı vermek üzere şarkında ve garbında savaşan orduları

    bizzat Rasul-i Ekrem teftiş ediyor.

    Efendimiz (SAV) yıldızın önünde duruyordu.

    Bütün Türk ordusu Aleyhissalatu Vesselam'a teftiş veriyordu.

    Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri vardı.

    Abdulhamit'de edeble, kemerbeste-i ubudiyetle kâinatın Fahr'ının arkasında duruyordu.

    Bütün ordular geçti. Derken benim birlik geldi;

    başında kumandanı olmadığı için darma dağındı.

    Efendimiz döndü Abdulhamit'e dedi ki "Abdulhamit! Nerede bu ordunun kumandanı?",

    Abdulhamit Han "Ya RasulALLAH!, çok istedi, ısrar etti, istifa ettirdik.".

    Efendimiz

    "Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik"

    buyurdu.

    Ben ağlamayayım da kim ağlasın !?.."


    You Laugh At Me For Being Different...

    I Laugh At You For Being The Same..


     
    لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ
    ALLAH birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet... çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey'in anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun."

    • P h o e n i X
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 3.158
    • Cinsiyet: Bayan
    • Quae nocent docent!...
    OSMANLI KISSALARI
    « Yanıtla #1: 05 Kasım 2008 - 21:50 »
  • Yayınlama
  • SULTAN MAHMUT ve ÇOCUK

    Sultan Mahmut bir çocuğa çıkarmış bir altın vermiş. Çocuk bu parayı almamış. Niçin almadığı kendisine sorulunca:

    — Eve gidince babam, annem sen bunu bir yerden çaldın, derler, demiş.

    Sultan Mahmut da: «Bana bunu padişah verdi dersin» deyince, Çocuk:

    — O zaman hiç inanmazlar. Padişah verseydi bu kadar az vermezdi, derler demiş.

    Padişahın bu söz çok hoşuna gitmiş ve çocuğa" bir kese altın vermiş.

    ************************************************************************


    SULTAN 1.AHMED'İN VEFATINI HİSSETMESİ

    Sultan 1. Ahmed (1590-1617), kalbi hayatının derinliği olan oldukça müttaki bir Osmanlı Padişahıdır.

    Bahti mahlasıyla Peygamber Efendimiz (sav) sevgisini ve bağlılığını ifade eden çok içli şiirleri vardır:

    Nola tacım gibi başımda götürsem daim
    Kadem-i resmini ol bazret-i şab-i Resül'ün.

    İşte bu ince ruhlu Osmanlı sultanının vefat etmeden bir gün önce huzurunda bulunan mabeynci Mustafa,

    Ahmed Han'ın odada muhatabını göremediği kimselere karşı dört defa; "Ve aleyküm selam" dediğine şahit oldu.

    Mabeynci, bir mânâ veremediği bu garip davranışların sebebini Sultanına sorduğunda, Sultan Ahmed Han şu cevabı verdi:

    "O anda Hazreti Ebu Bekir-i Sıddık, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimiz geldiler ve bana;

    'Sen, dünya ve ahiretin sultanlığını kendine toplamışsın. Yarın Resulullah (sav) Efendimiz'in yanında olacaksın', buyurdular."

    Gerçekten de bu Hak dostu, denildiği gibi ertesi gün vefat ederek sevdiklerine kavuştu.

    ************************************************************************

    RÜYADAN GERÇEĞE

    Osmanlı Beyliği'nin kuruluş günlerinde, zamanın büyük alimlerinden Şeyh Edebali Söğüt yakınlarındaki bir dergahta oturuyor,

    Ertuğul Gazi'ye ve oğlu Osman Bey'e yardımcı oluyordu.

    Osman Bey bir gün O'nun evinde misafir olmuştu. Geceyi geçireceği odada bir Kur'an-ı Kerim duruyordu. Yorgundu, yatmak istiyordu ama,bu yüce Kitab'a saygısından dolayı bir türlü yatıp uyuyamıyordu. Derken bir an daldı, kendisinden geçti ve rüya alemine daldı...

    Gördü ki, Edebalı'nın koynundan bir ay doğdu. Ay dolunay haline gelince inip kendi koynuna girdi. O anda kendi göbeği üzerinde bir çınar ağacı bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Ağaç büyüdükçe yeşillendi, güzelleşti. Dallarının gölgesi bütün dünyayı kapladı.

    Evliya Çelebi'nin söyleyişiyle, o ağacın gölgesinde dağlar var, dağların dibinden pınarlar çıkar ve salınıp akarlar. Kimi bağını sular o sularla, kimi de çeşmeler yapıp akıtır...

    Sonra, ağacın yanında dört sıra dağlar gördü ki bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlar'dı. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri çıkıyordu. Bu nehirlerin üzerinde gemiler yüzüyordu.

    Tarlalar hep ekinlerle ve başka ürünlerle doluydu. Dağların tepeleri ormanlarla kaplıydı, vadilerde şehirler kurulmuştu. Şehirlerde camiler yapılmış, minareler arşa yükseliyordu. Camilerin altın kubbelerinde birer hilal ışıldıyor,minarelerinde müezzinler ezan okuyor ve o ezanlar ağaç dallarındaki kuşların cıvıltılarıyla karışıyordu. Öyle bir an oldu ki, ağacın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı.

    Derken bir rüzgar çıkıp bu yaprakları İstanbul'a doğru çevirdi. Şehir, iki denizin ve iki karanın birleştiği yere kurulmuş, bir elmas yüzüğün kıymetli taşı gibi orada duruyordu.

    Osman Bey bu yüzüğü alıp parmağına takıyordu ki, uyandı!

    Sabah olunca Osman Bey bu rüyayı Şeyh Edebalı'ya anlattı. Şeyh rüyayı şöyle yorumladı:

    "Osman bir devlet kuracak ve üç kıtaya hakim olacaktır."

    Sonra da, kızı Malhun Hatun'u Osman Bey'e eş olarak verdi.

    Osman Bey, çok önceden, babasının sağlığında belirledikleri hedefe yani Bizans'a doğru ilerlerse,bu rüyanın gerçekleşeceğine ve Şeyh Edebalı'nın haklı çıkacağına inanıyordu. Ne yazık ki kendisi, Bursa fethedilmek üzereyken öldü. O büyük emelinin gerçekleştirilmesi artık oğluna kalıyordu.

    ************************************************************************

    ÖYLE BİR DEVİR Kİ...

    Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra yerine oğlu İkinci Selim geçmişti. Artık Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en güçlü devletiydi ve hiç bir devlet,

    hiç bir güç onunla başedemiyordu.

    İkinci Selim ilk büyük icraat olarak Kıbrıs'ın fethini gerçekleştirdi. Lala Mustafa Paşa komutasındaki ordularımız 1570 yılında,

    Venediklilerin elinde bulunan Kıbrıs'ı almayı başardılar. Artık Akdeniz büyük ölçüde kontrolumuz altına girmişti.

    Ancak nevar ki, Kıbrıs bozgunu haçlıları yeniden birleştirdi. İspanya Kralı, Venedik Doç'u ve Paşa aralarında anlaştılar. Büyük bir donanma hazırlandı.

    Bu arada Osmanlı donanması, ağırlık Ege'deki İnebahtı Limanı'nda olmak üzere çeşitli limanlara dağılmış durumdaydı. İnebahtı'da bulunan donanma

    gafil avlandı ve burada büyük bir bozguna uğradık. Özellikle Preveze ve Cerbe zaferleriyle denizlerde ezici bir üstünlük sağladığımız sırada

    gelen bu yenilgi gerçekten çok üzücüydü. Ancak, dünyanın en güçlü devleti böyle küçük sarsıntılardan etkilenecek değildi.

    Nitekim, donanmanın daha büyük ve güçlü olarak yeni baştan kurulması ve bu işin üç - dört aylık bir sürede tamamlanması için ferman çıkarıldı.

    Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa bu konuda endişeliydi. Endişelerini Baş Vezir Sokollu Mehmet Paşa'ya iletince şu cevabı aldı:

    "- Paşa hazretleri' Bu devletin kuvvet ve kudreti o derecededir ki, donanmanın bütün direkleri gümüşten, halatları ibrişimden ve yelkenleri dahi

    atlastan yapılmak ferman olunsa yeridir. Hangi geminin malzemesi yetişmezse, gel benden al!"

    Bu arada Venedikliler sevinç içindeydiler. Osmanlı donanması mahvolmuşken yapılacak bir barış andlaşmasından kârlı çıkacaklarını umuyorlardı.

    Venedik elçisi hemen Sokullu Mehmed Paşa'yı ziyaret etti. Osmanlıların bir barış görüşmesini kabul edip etmeyecekleri konusunda nabız yoklamak

    istiyordu. Tecrübeli devlet adamı elçinin bu niyetini anlamakta gecikmedi ve ona şu tarihi cevabı verdi:

    "- Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle sakalımızı traş etmiş oldunuz. Kesilen bir kol yerine gelmez ama traş

    edilen sakal eskisinden daha gür çıkar!.."

    Geçen zaman Sokollu Mehmed Paşa'yı haklı çıkardı. Dört ay gibi kısa bir zamanda 200'den fazla savaş gemisi yapıldı ve Osmanlı donanması yine

    denizlerin hakimi oldu.

    İşte o devir, öyle bir devirdi...
    You Laugh At Me For Being Different...

    I Laugh At You For Being The Same..


     
    لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ
    ALLAH birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet... çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey'in anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun."


     


    Facebook Yorumları

             
    Twittear