MASALLAR - Gülen Köyü Resmi Web Sitesi...

Gönderen Konu: MASALLAR  (Okunma sayısı 8530 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

  • Ahmet Yılmaz
  • Aktif Visirli
  • *
  • İleti: 1.151
  • Cinsiyet: Bay
MASALLAR
« Topic Start: 12 Şubat 2009 - 12:50 »
  • Yayınlama
  • Bir varmış, bir yokmuş,

    Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde,

    ALLAH’ın yarattıkları buğday tanesinden çokmuş.

    Kimi kavak gibi uzun, kimi kabak gibi tombulmuş, Kimi yürürken tıs tıs eder, kimi kuş gibi uçarmış.



    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 376
    • Cinsiyet: Bayan
    MASALLAR
    « Yanıtla #1: 12 Şubat 2009 - 22:52 »
  • Yayınlama
  • uzman bir eğitimci bu yorumu yaptıysa eğer vardır bir hikmeti deyip katılmak gerek.yada masalın özüne inmeye çalışmak için bu   ilginç masala benzer yazıya katılarak gülmek gerek... kızmak yok masala devam)))) başaracağız!!!
    şimdilik başarısız olmamız masal yaşının ruhundan uzak olmaya bağlanabilir  belkide .hep beraber bir kez daha deneyelim! yılmak yok hayale devam))
    "DOĞRU OLSAM OK GİBİ ,
    YABANA ATARLAR  BENİ,
    "EĞRİ OLSAM YAY GİBİ
     ELDE TUTARLAR BENİ .."
               *** MEVLANA C. RUMİ***

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #2: 24 Şubat 2009 - 23:20 »
  • Yayınlama
  • Ne olursan ol hayat


    Hiç bir fikrin yok değil mi? İçinde hasar görmüş bir şeylerle yaşamanın neye benzediği hakkında. Beni nasıl etkilediğini bilmeden sürekli benimle konuşuyor, bana ne yapmam gerektiğini anlatıyorsun. Herşeyin sırrını çözmüş, bütün doğruları bulmuş gibi. Bana sorular yöneltiyorsun ama hiç bir zaman cevaplarımı duymaya çalışmıyorsun. Söyler misin? Doğru nedir? Tek midir? Bu noktada en son sözü söyleyecek olan kimdir?

    Şunu bilmelisin ki herkes aslında, sandığından fazlasını bilir, bildiğinden fazlasını düşünür. Kendine istediğini yapmakta her zaman özgürdür. Kimi teslim olur kendine, kimi kendini aldatır, yağmalar, öldürür. Bir tarafı hep eksiktir insanın, diğer tarafı ise çoktur. Bu yüzden de yaşadıklarının kendindeki eksiklikten mi, yoksa fazlalıktan mı olduğunu hep merak eder durur. Kimine göre insan sürekli değişir, büyür, kendini keşfeder, hergün biraz daha kendi olur. Kimine göre ise insan sürekli değişir, kendini inkar eder, kendiyle çelişkiye düşer, kendine ihanet ederek her gün biraz daha yok olur.

    İnsanın başına gelen hiç bir şey tesadüf değildir. Bu yüzden de oluşumları uzun zaman alır. Ve yaşananların hepsinin mutlaka bir nedeni vardır. Onu bulmak ise her zaman sana kalır. Hayat kimimiz için inanmadığın bir masalın içine kısılıp kalmak, kimimiz için ise inanacağı masalları aramaktır. Herkesin kabul ettiği tek doğru ise, “Hayat bir gün son bulacak olan bir yolculuktur.” Kimi mutluluğun varış noktasında olduğuna inanır, kimi ise yolculuğun tadını çıkarır.

    • İrfan Korkmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 335
    • Cinsiyet: Bay
    • Beni hatırlayanlarla işim olmaz;zaten unutmuşlardı
      • Gülen Köyü Web Sitesi
    • GSM: 0530 441 33 36
    MASALLAR
    « Yanıtla #3: 25 Şubat 2009 - 12:00 »
  • Yayınlama
  •          Adamın biri baklavaya bayılmış,baklava yemiş bayılmış ??? ??? ??? ??? ??? ??? ???
    Yaşamak İçin Yaşlı,Ölmek İçin Çok Gencim

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #4: 01 Mart 2009 - 04:05 »
  • Yayınlama
  • Kafdağı’nın da ötelerinde bir ülkede öksüz bir çocuk yaşarmış. Üveyannesi bu oğlanı hiç sevmez. yemek bile vermeden koyunlara çobanlık etsin diye kırlara gönderirmiş. Öğle vakti geldiğinde öksüz oğlan çıkınındaki kuru ekmeği çıkarır, pınarın suyunda ıslatarak yumuşatır, karnını doyururmuş.
    Bir gün yine ekmeğini suya batıra batıra yerken bir dilenci gelmiş. Öksüz oğlan onunla konuşmaya başlamış.Derdini anlatmış, ama dilencinin de karnının aç olduğunu öğrenince kuru ekmeğini onunla paylaşmış.
    Yemekleri bitince dilenci ona şöyle demiş:
    “Ben aslında bir dilenci değilim, dilenci kılığında gezen bir periyim. İstediğin şeyleri gerçeğe dönüştürebilirim. Üç dilekte bulunabilirsin.”

      Öksüz oğlan ne dileyeceğini düşünmüş ve şöyle demiş:
    “Birine baktığımda onu hıçkırık tutmasını istiyorum. İkinci olarak bir ok istiyorum. Elimdeki yayı ve oku gören kim varsa, oku attığım yere doğru koşmalı. Bu da ikinci dileğim.Üçüncü dileğime gelince; bir kaval istiyorum. Çalınca dinleyen herkesi istese de istemese de dans ettiren sihirli bir kavalım olsun.”
    Dilenci çocuğun isteklerini yerine getirip kayboluvermiş.
    Akşam eve döndüğünde üvey annesi daha eve girmeden çocuğa bağırmaya başlayınca, oğlan da üvey annesinin gözlerine bakmış. Üvey annesini bunun üzerine bir hıçkırık tutmuş ki sormayın. Bırakın oğlanı azarlamayı, artık konuşamaz hale gelmiş.
    Üvey annesi sabaha kadar hıçkırmış, sonra da üvey oğlunun kendine büyü yaptığını düşündüğünden krala gidip oğlunu şikayet etmiş. Kral askerlerini gönderip oğlanı huzuruna çıkarmış.
    Kral, gül bahçesinde, palmiye yaprakları altında keyif yaparken annesine büyü yaptığı için öksüz çocuğa ceza vermeye hazırlanırken, oğlan da yayını çıkarıp dikenli gül fidanlarına doğru bir ok atmış. Kral, askerleri ve hizmetkarları, hep birlikte okun ardından güllerin arasına koşmuşlar.
    Öksüz oğlan bunun üzerine kavalını çıkarıp çalmaya başlamış.
    Bütün saray halkı güller arasında oynamaya başlamaz mı! Yorgunluktan bitkin düşünceye kadar oynamayı bırakamamışlar. Elleri yüzleri gül dikenleriyle çizilmiş, ama dans etmekten kendilerini alamıyorlarmış. Kral öksüz çocuğa yalvarmış. Kaval çalmayı kestiği taktirde her istediğini yapacağına dair söz vermiş.
    Oğlan da kavalı bırakmış.Gerçekten de kral sözünü tutmuş. Oğlanı yanına baş yardımcısı olarak almış. Çocuğuna eziyet eden üvey anneleri cezalandırmak için bir de kanun çıkarmış.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #5: 01 Mart 2009 - 04:06 »
  • Yayınlama
  • DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜ :

    Bir zamanlar yaşlı bir kraliçe varmış. Kraliçe güçlü, dediği dedik bir insanmış. Kimse bir dediğini iki etmezmiş. Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetişen güllerden güzel güller yetiştirirmiş. Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuş. Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceğini söylüyorlarmış. “Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiş bir bilgin. “Eğer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaşar.” Yaşlı, genç kraliçenin iyileşmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuş ama hiç biri işe yaramamış. Sonunda kraliçenin küçük oğlu annesine seslenerek beni dinle demiş ve başlamış okumaya. Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuş. Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş. Beyaz bir gülmüş ama güneşin batışında pembeleşen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliğin simgesi imiş. Birden tatlı bir pembelik yayıldı. Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneş gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi. “Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe. Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleşirmiş…

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #6: 01 Mart 2009 - 04:07 »
  • Yayınlama
  • ÜÇ ZIPZIPIN ÖYKÜSÜ :

    Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmişler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseğe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiş. Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana kızımı vereceğim demiş. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diğerlerinden üstün görüyormuş. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiş ve onu almamış olarak kabul etmişler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduğu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiş, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış. “En yükseğe sıçrayan kızıma doğru sıçrayandır.” Demiştir ve prensesi uçan kaza vermeğe karar vermiş. Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #7: 01 Mart 2009 - 04:07 »
  • Yayınlama
  • KÜÇÜK DENİZ KIZI :

    Zamanın birinde okyanusların dibinde bir şato varmış. Burada kral büyük anne ve altı kız beraber yaşarmış. Bu kızlardan en küçüğü hepsinden güzelmiş. Büyük anneleri arada sırada masallar anlatır yeryüzünde ve insanlardan bahsedermiş. Kızlara yeryüzünü göstereceğine dair söz vermiş. Kızlar on beş yaşına geldiklerinde yeryüzünü görüp geri gelmişler. Kızların beşi geri dönmeyi ve eski yerinde yaşamayı kabullenirken en küçük kız ise dünyalı bir prense aşık olmuş ve bir an önce onun yanına gitmek istiyormuş. Büyük anneleri haberi duyunca deniz büyücüsüne gidip çözüm aramış. Deniz büyücüsü deniz kızına bacak verecek ama karşılığında kız sesini kaybedecekti. Deniz kızı zor da olsa prensi için bu şartı kabul etmiş ve hemen prensin yanına varmıştı. Prens bunun konuşamıyor olduğunu fark edince kardeşi gibi davranmaya başlamış. Deniz kızı bu duruma çok üzülmüş. Kısa bir süre sonra prens başka biriyle evlenmeye karar vermiş. Durumdan haberdar olan büyük anne büyücüye gidip yardım istemiş. Büyücü özel bir hançer yaparak, demiş “Eğer hançeri prensin kalbine saplarsa kurtulur, yapamazsa ölür.” Hançeri alan deniz kızı prensin uyuduğu bir akşam kalbine saplamak istemiş. Ancak o sırada uyanan prens tebessüm ederek bana bir şey mi söyleyecektin demiş. Deniz kızı bunu yapamayacağını anlayınca daha fazla dayanamayarak oradan ayrılır. Kısa bir zaman gezindikten sonra vücudunun değiştiğini görür. Fazla zaman geçmeden deniz kızı hayata veda eder.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #8: 01 Mart 2009 - 04:07 »
  • Yayınlama
  • KARA BUĞDAY :

    Fırtınadan sonra bir kara buğday tarlasından geçenler bilir. Kara buğday tarlası sanki kavrulmuş gibidir. Yaşlı söğüdün tam önünde bir kara buğday tarlası varmış. Kara buğday Pek kibirli imiş. Başı yükseklerden hiç inmezmiş. “Bende buğday başakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim. Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder. Benden güzeli var mı ? söyle söğüt ağacı” demiş. Söğüt, ağır ağır başını sallar. “var… var…” dermiş. Aradan zaman geçmiş, hava bozmuş, fırtınalar yağmurlar başlamış. Fırtınayı gören bütün çiçekler , bitkiler boyun bükerken kara buğday pek kibirli ya, asla boynunu eğmezmiş. Onu diğer bitkiler uyarmış fakat kara buğday duymamazlıktan gelmiş. Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doğa adeta bir sessizliğe bürünmüş. Her taraf sakinleşmiş, güzelleşmiş. Ama kara buğday yangından çıkmış gibi kavrulmuş kararmış, simsiyah olmuş işe yaramaz, cansız bir ot oluvermiş olayı gören ve duyan diğer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #9: 01 Mart 2009 - 04:08 »
  • Yayınlama
  • KUMBARA :

    Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi ağzına kadar para dolu bir kumbara varmış. Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her şeyi satın alabileceğini düşünüyordu. Buda onu çok mutlu ediyordu. Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu. Çünkü aşağıdaki konuşmaların duyamayacak kadar yüksekte idi. Aşağıdaki oyunları, eğlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirdi. Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmıştı. Bir süre sonra bom…. domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu. Tabi içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyordu. Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyordu. Her şeyin bir başı bir sonu vardır derler. Umarız yeni kumbaranın başına aynı şeyler gelmez.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #10: 01 Mart 2009 - 04:08 »
  • Yayınlama
  • SU DAMLASI :

    Büyütecin ne olduğunu, her şeyi yüz kat büyülten bir çeşit gözlük camı olduğunu herkes bilir. Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür. Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz. Ama onlar her zaman o suyun içindedir. Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaşarmış, güzel, ilginç olan her şeye sahip olmak istermiş eğer elde edemezse ya büyücüye başvurur yad kendi kendine binbir çeşit yol icat edermiş. Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiş suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış. Çok ilginç bulmuş fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine. Bu bir büyücünün kanıymış. Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiş. Bu yaratıkları bir kente yaşayan canlılara benzetmiş. Hiç durmadan itişiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiştiriyor ve acımasızca ısırıyorlar. Aşağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar. “Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiş. Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaşamdan bir örnek. Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her şey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #11: 01 Mart 2009 - 04:11 »
  • Yayınlama
  • Bir zamanlar bir adam bir kıza evlenme teklif etmiş.
    Kız "hayır" demiş.
    Adam da sonsuza dek mutlu yaşamış.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #12: 01 Mart 2009 - 04:16 »
  • Yayınlama

  • Olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren öykülerdir. Masal terimi öncelikle, Sindirella, Çizmeli Kedi gibi sözlü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsar. Ama sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır. Halk masalları 4 temel grupta toplanır. Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar.

    Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. Lafontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Har-name adlı eseri de Divan edebiyatındaki hayvan masalları türüne görmek gösterilebilir.

    Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prenses ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir.

    Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır.

    Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır.

    Wikipedia‘nın tanımı:

    Olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren öykülerdir. Masal terimi öncelikle, Sindrella, Çizmeli Kedi gibi sözlü geleneğin ürünleri olan halk öykülerini kapsar. Ama sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebi yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır. Halk masalları 4 temel grupta toplanır: Hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar, güldürücü öyküler, zincirlemeli masallar.

    Hayvan masalları genellikle kısa masallardır. La fontaine masalları bu türün en güzel örnekleridir. Şeyhi’nin Har-name adlı eseri de Divan edebiyatındaki hayvan masalları türüne örnek gösterilebilir.

    Olağanüstü masallarda, olağan varlıkların yanı sıra cin, peri, dev, ejderha gibi olağanüstü varlıklara da yer verilir. Gerçekçi masalların başlıca kahramanları ise padişahlar, vezirler, prens ve prensesler, zenginler, hırsızlar ya da haydutlar gibi gerçek hayattaki kişilerdir.

    Güldürücü masallar okuyan ve dinleyeni eğlendirmeyi amaçlayan masallardır.

    Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır.


    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #13: 01 Mart 2009 - 04:17 »
  • Yayınlama
  • Kafdağı’nın da ötesindeki masal ülkelerinden birinde harikalar diyarının kraliçesinin bir bebeği olmuş. Harikalar diyarının koruyucuları olan periler ve periler prensesi küçük bebeğin beşiğinin etrafına birikmişler.
    Kraliçe etrafındaki perilere dönerek şöyle demiş:
    “Bu küçük bebeğe en değerli olduğunu düşündüğümüz şeyleri hediye edin!”
    Birinci peri uyuyan bebeğe eğilip şöyle demiş:
    “Ben sihirli gücümle sana, görenin hayran kalacağı güzellik armağan ediyorum. Göz kamaştıracaksın!”
    İkinci peri şöyle demiş:
    “Sana öyle güzel ve derin mavi gözler armağan ediyorum ki, gördüğünü anlayacak, seni göreni büyüleyeceksin.”
    Üçüncü periye gelmiş sıra:
    “Selvi boylu olacaksın. Senden daha güzel vücutlu kız olmayacak bu dünyada.”
    Dördüncü peri eğilmiş beşiğe:
    “Çok zengin olacaksın. Hiç bir sıkıntın olmayacak.”
    Periler prensesi düşüncelere dalmış:

      “İnsanların güzelliği geçicidir.Gözlerin, yüzün, vücudun güzelliği çiçeklere benzer. Yaşlanınca geçiverir. Zamanla rüzgar en biçimli palmiyeleri bile çarpıtır. İnsanlar, kendilerine zenginliğini dağıtmayanlardan nefret eder. Dağıtırsa kendi fakir olur. Sizin şimdiye kadar bu bebeğe verdikleriniz çok kalıcı olmadı bence.”
    “Peki ama başka ne verebilirdik ki?” diye sormuş periler.
    “Ben ona iyiliği bırakıyorum” demiş periler prensesi. “Güneşin ne kadar mükemmel ve sıcak olduğunu bilirsiniz, ama onun ısıtacak toprağı olmasa sıcak bir kayadan ne farkı kalır? Kalbin saçtığı iyilik de güneşin ışığı gibidir; hayat verir. İyiliğin olmadığı güzellik, kokusu olmayan çiçek gibidir. İyiliğin olmadığı zenginlik bencillikten farksızdır. İyiliğin olmadığı aşk yok eder, kavurur. Sizlerin armağanları geçiciydi, iyilik ise kalıcıdır. Sonsuz bir kuyuya benzer. Ne kadar çok su çekersen, o kadar çok suyu olur, o kadar bereketli fışkırır. İyilik dünyada tek tükenmeyen şeydir.”
    Sonra periler kraliçesi uyuyan bebeğe doğru eğilmiş:
    “Kalbin sıcak olsun, küçük bebek,iyi ol!”

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #14: 01 Mart 2009 - 04:19 »
  • Yayınlama
  • Baykuş kardeş gecenin karanlığında yine uyanık. Gündüzleri uyuyup geceleri bekçilik yapmak âdetidir. Bu yüzden ormandaki hayvanlar huzurla uykuya dalmış. Yine de bir tek gözünü açık bırakıp diğerini kapatmış. Kurtların uluma sesiyle irkiliylor.

    Baykuş kardeş az sonra bir sesle irkildi.

    O da neydi? O ses... Biri ağlıyor gibiydi. Karanlığı iyice dinledikten sonra kanatlarını çırpıp havalandı. İlerideki çınara kondu. Yine dinledi.

    Bu ses çok garip diye düşündü. Daha önce böyle bir ses duyduğumu düşünmüyorum, diye içinden geçirdi. Aklına yaşlı bilmiş eşek geldi. İnsanların elinden kaçıp gelmişti. Belki bilirdi. Kanatlarını çırparak yaşlı eşeğin inini buldu ve onu uyandırdı.

    Hey eşek kardeş, uyan, dedi.

    -Baykuş kardeş ne istersin bu saatte? Homur homur homurdanmıştı.

    Ormanda bir ses var. Bu ses nereden geliyor bilmiyorum. Orman için tehlike olmasın.

    -Tamam geliyorum, dedi yaşlı eşek.

    Baykuşla eşek bir süre sonra karanlığı yardılar. Ses bir çalılıktan geliyordu.

    Eşek:

    "Biri ağlıyor" dedi. Sahibimin çocuğu olduğunda böyle ağlardı.

    Sonra çalılıkları kaldırıp altına baktı.

    - O da nesi bu bir bebek. Üşümüş olmalı dedi.

    -Şimde ne yapacağız, dedi baykuş.

    Çabuk koyunlara rica et gelsin, dedi.

    Kanatlarını hızla çırparak koyunların inine gitti. Bu in biraz daha uzaktı.

    Koyun kardeşler, koyun kardeşler! Acele uyanın.

    Mee, ne var baykuş kardeş?

    Acele gel, yaşlı eşek çağırıyor.

    Baykuşun telaşını gören koyun kardeş yavrularını uyandırmadan sessizce ininden çıktı.

    Baykuş uça uça, koyun koştura koştura yaşlı eşeğin yanına geldiler.

    -Yahu bu insan yavrusunun burada işi ne?

    Üstünde hiç bir şey yok.

    Eşek:

    -Karnı aç koyun kardeş.

    Koyun kardeş şimdi anlamıştı. Küçük bebeğin yanına yaklaştı. Memelerini ağzına değdirdi. Tıpkı bir anne sıcaklığındaydı koyuncuk, emdi emdi bebecik. Kim bilir annesini ne çok özlemişti. Karnını doyurunca ağzını çekiverdi. Gülüverdi yumurcak. Koyun kardeş diğerlerine, bu gece inime götüreyim. Hem ısıtırım hem de acıkırsa doyururum, dedi. Baykuş ve eşek başlarını sallayarak onayladılar.

    Koyun kardeş ağzıyla bebeğin bezinden tuttu. İnine götürdü. Kuzuların yanında bebecik ağlamadan uyuyakaldı.

    Aslında hayvanlar da bu iyiliklerin hepsini görürüz. Koyun sütünü ve yününü verir. Eşek gücünü, ömrünü... Ya baykuş niçin nöbet tutar, sabaha kadar ve diğerleri... Diğerlerinin iyiliklerini de sen düşün küçüğüm. Masal yarıda kaldı sanma. Bu bebek zalim bir hükümdarın elinden kurtarılarak ormana bırakılan çok iyi bir insanın bebekliğidir. Zaman geçtikçe yetişecek, büyüyecek, o zalim hükümdarı tahtından indirecektir.

    Her zalimin sonu iyi değildir çocuklar.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #15: 01 Mart 2009 - 04:20 »
  • Yayınlama
  • Eski zamanlarda üç yolcunun yolu çölde düşer. Kurumuş bir nehir yatağından geçerken gaipden bir ses gelir. -Durun! Yolcular hemen atlarını durdururlar. Ses, atlarından inmelerini söyler, inerler. -Şimdii yerden bir avuç taş alarak ceplerinize koyun ve arkanıza bakmadan yolunuza devam edin, der ses. Yolcular atlarına bindiklerinde gaipden gelen sesin sahibi sözlerine devam eder. -Emrimi yerine getirdiniz. Yarın güneş doğduğu zaman hem sevinecek, hemde üzüleceksiniz. Ne diyeceklerini bilemeyen atlılar şaşkın halde yollarına devam ederler. Ertesi sabah ceplerindekini çıkardıklarında gözlerine inanamazlar. Çakıl taşları elmaslara, yakutlara, altınlara dönmüştür. Sevinirler, çünkü taşları ceplerine koymuşlardır; üzülürler, çünkü daha fazla taş almamışlardır. İnsanın insan olması ve hayat yolunda hep donanımlı bulunması, değeri sonradan anlaşılacak eğitim ve öğretim incilerini cebine atması ile belli olacaktır. İnsan pir olsa da bilginin ve tecrübenin kuşatılacağına muhtaçtır.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #16: 01 Mart 2009 - 04:23 »
  • Yayınlama

  •  Keloğlan kasabaya tavuk satmaya gitmiş. Pazara gelince elindeki iki tavuğa müşteri aramaya başlamış. Adamın biri tavuklara bir altın vermiş. Keloğlan bunu kabul etmemiş. İlle de iki tavuğa iki altın isterim demiş. Keloğlan’ın tavukları bir altına vermediğini gören adam:

     “ Bak Keloğlan, bende bir define haritası var. Yalnızım, yaşlandım artık. Bu sebepten defineyi aramaya çıkamadım. Eskiden Zenginoğlu’ nun konağında çalışırdım. Bu haritayı bana Zenginoğlu vermişti. İki tavuk benim olsun, harita senin olsun, defineyi ara bul, ömrünce mutlu ol ” demiş. Keloğlan adama inanmış, değiş tokuş yapılmış. Keloğlan akşamüstü yorgun argın köyüne dönmüş. Anası:

     “ A benim kel oğlum, kabak oğlum. Hiç bu kağıt parçasına iki tavuk verilir mi? Sen tavukları satıp gaz, tuz alacaktın. Kandırmışlar seni. Şimdi karanlıkta otur, yemekleri tuzsuz ye de aklın başına gelsin ” diyerek bağırıp çağırmış. Keloğlan oralı olmamış, aklı fikri definedeymiş. Sabahı zor etmiş, erkenden kalkmış. Anasına:

     “ Ana ben defineyi aramaya gidiyorum. Kışlık yiyecek hazırlamıştım. Varsın gaz olmasın, akşamları erken yatarsın. Varsın tuz olmasın, komşudan istersin. Defineyi bulursam, seni sultanlar gibi yaşatacağım ”demiş. Anasının elini öpmüş. Keloğlan’ ın kararlı olduğunu gören anası çaresiz fikir değiştirmiş. “ Güle güle git, Keloğlan. İnşALLAH defineyi bulursun “ diyerek Keloğlan’ ı uğurlamış.

     Keloğlan dağ-bayır aşmış, günlerce aramış, sonunda haritadaki kuyuyu bulmuş. Define bu kuyunun içindeymiş. Kuyuya attığı taş tak diye ses çıkarmış. Keloğlan kuyuda su olmadığını anlamış. Fakat geçen yıl köydeki kör kuyuya inen ve bir daha çıkamayan üç kişi aklına gelmiş. “ Yanımda köyden getirdiğim ip var. Kuyunun kenarına bağlayıp insem ya ben de onlar gibi kuyudaki zehirli dumandan boğulur kalırsam halim nice olur, diye düşünceye dalmış. Evvela bana mert, sözünün eri, kuyudaki tehlikeyi ortadan kaldırabilecek bir yardımcı lazım. Böylesi de nerelerde bulunur, diye düşünürken aklına Nasreddin Hoca gelmiş. Tamam demiş Hoca bu işin çaresini bulur. ‘

     Az gitmiş uz gitmiş, sonunda Akşehir’ e varmış. Sormuş, Nasreddin Hoca’ nın evini göstermişler. Kapıyı çalmış. Nasreddin Hoca kapıyı açmış. “ Buyurun evladım “ demiş,

     “ Ben Nasreddin Hoca’ yım. Bir şey mi arzu etmiştiniz? “

     “ Hocam bizim köyde bana Keloğlan derler. Sizin önemli bir meselenin çözümüne yardımınızı rica edecektim. Beni dinlemek zahmetine katlanırsanız çok sevinirim. “

     Hoca Keloğlan’ ı evine buyur etmiş. Keloğlan define haritasına nasıl sahip olduğunu, anasına veda edip köyden ayrıldığını, haritadaki kuyuyu bulduğunu, kuyuya neden inemediğini anlatmış. “ Eğer defineyi bulursak yarı yarıya paylaşırız, Hocam. Ne dersiniz? ” diyerek sözü bağlamış.

     Nasreddin Hoca:

     “ Uzun süredir kullanılmayan veya etrafındaki toprak tabakasından içine zehirli hava sızan kuyularda, yeterli hava akımı olmadığı için, bu zehirli hava birikir. Eğer böyle kuyulara inilirse insanı zehirler, öldürür. Söylediğine göre kuyunun derinliği dokuz on metre varmış. Kuyunun çevresini kazıp genişletmek çok yorucu ve zahmetli, ikimiz başaramayız. Yardımcı bulmaya kalksak kulaktan kulağa yayılır, halk kuyunun başına dolar. Başka bir yol bulmalıyız Keloğlan. Sen bizde birkaç gün misafir kal, düşünüp hal çaresini bulurum. “

     Nasreddin Hoca sonraki iki gün planlar yapmış, taslaklar çizmiş. Planları demirciye götürmüş. Bu aletlerin olanını vermesini, olmayanı çizime uygun olarak yapmasını tembihlemiş. Haftasına aletler hazır olmuş. İki eşeğin çektiği bir araba almış. Arabaya aletleri, yiyecek, içecek gibi ihtiyaçları koymuş. Karısıyla vedalaşıp eşeğine binmiş. Nasreddin Hoca eşeğiyle önde, Keloğlan arabayla arkada, yola koyulmuşlar. Günlerce süren zahmetli yolculuktan sonra definenin bulunduğu kuyuya varmışlar. Hoca kuyuyu incelemiş. Keloğlan ile birlikte demirciye yaptırmış oldukları büyük körüğü kuyunun yanına indirmişler. Yaklaşık on santim genişliğindeki borunun bir ucunu kuyunun dibine sallamışlar. Diğer ucunu körüğe takmışlar. Birlikte körüğe temiz hava basmaya başlamışlar. Yıllardır burada biriken durgun ve zehirli hava, temiz ve basınçlı havanın etkisiyle parçalanmaya, yavaşça yükselmeye, kuyudan çıkmaya başlamış. Körük her hava basışında kuyudaki zehirli hava oranı azalıyormuş. Bu işlem ertesi gün de devam etmiş. Üçüncü gün kuyunun temizlendiğine kanaat getirmişler. Yine de her şeyden emin olmak için Nasreddin Hoca arabada getirdiği bir kediyi çuvala koymuş. Çuvalı ipe bağlayıp kuyunun dibine sarkıtmış. Yarım saat sonra kediyi çıkardığında dipdiri olduğunu görmüş.

     Keloğlan ipi beline bağlayıp kuyuya inmiş. Haritada belirtilen taşı çıkarmış. Taşın altındaki toprağı kazınca, sandığı bulmuş. Yanındaki diğer ipe sandığı bağlamış ve Hoca’ ya kendisini çekmesi için seslenmiş. Keloğlan kuyudan çıkınca, Hoca ile sandığı yukarıya çekmişler. Sandığın kilidini kırıp, kapağını açınca, bir de ne görsünler: Çil çil altınlarla dolu değil miymiş sandığın içi… Çok sevinmişler. Hemen altınları paylaşmışlar. Ertesi gün, Nasreddin Hoca eşeğiyle Akşehir’e, Keloğlan arabayla köyüne doğru yola koyulmuşlar.

     Keloğlan köyünde dillere destan bir konak yaptırmış. Hizmetçiler, uşaklar tutmuş. Tarlalar, bağlar, bahçeler satın almış. Anasıyla birlikte sultanlar gibi yaşamaya başlamış. Keloğlan’ ın görülmemiş zenginliği padişahın kulağına gitmiş. Ava çıktığı bir gün Keloğlan’ ın konağına uğramış. Keloğlan padişaha hürmet göstermiş, en iyi şekilde ağırlamış. Gördüğü yakın ilgiden çok memnun kalan padişah, Keloğlan’ ı gelecek ay kutlanacak bayram için, sarayına davet etmiş.

     Bayram günü Keloğlan arabalar ve uşaklarla beraber saraya gitmiş. Eğlenceler sırasında padişahın dünya güzeli kızı Menekşe ile tanışmış ve aşık olmuş. Menekşe de Keloğlan’ ı görür görmez sevmiş ve yanından ayrılmak istemiyormuş. Bayram eğlenceleri bittikten sonra Keloğlan konağına dönmüş. Anasına Menekşe Sultan’ ı görür görmez aşık olduğunu, onsuz yapamayacağını söylemiş. Düşünmüşler, taşınmışlar, padişahtan Menekşe’yi istemeye karar vermişler. Daha sonra anasıyla gidip kızı istemişler. Padişah Menekşe’yi Keloğlan’ a vermiş. Keloğlan konağına dönüp düğün hazırlıklarına başlamış. Bir taraftan da Nasreddin Hoca’ ya haberciler gönderip, düğüne davet etmiş.

     Nasreddin Hoca payına düşen altınlarla Akşehir’e döndükten sonra yoksulları, yetimleri, giydirip kuşatmış, parasının çoğunu hayır işlerinde kullanmış. Bir yandan da Keloğlan’ın köyünde konak yaptırdığını, uşaklar tutup, araziler satın alıp sultanlar gibi yaşamaya başladığını dost sohbetlerinde ve gelip giden yolculardan duyar, anlatılanlara sevinirmiş. Keloğlan’ ın düğün haberini ve Menekşe Sultan ile evleneceğini duyunca keyfi pek yerine gelmiş. Hemen düğüne gitmek için hazırlıklara başlamış. Halılar, kürkler, ipek kumaşlar almış. Menekşe’ye küpe, kolye, gerdanlık gibi ziynet eşyaları almış. Ayrıca dört atın çektiği iki araba satın almış, iki tane de uşak tutmuş. En değerli elbiselerini, en gösterişli kürkünü giymiş. Karısıyla birlikte düğünden birkaç gün önce yola çıkmış. Nasreddin Hoca maiyetiyle birlikte gayetle şatafatlı bir şekilde saraya varmış. Keloğlan Hoca’ yı kapıda karşılamış. Elini öpmüş. Sarılmışlar, hasretle kucaklaşmışlar. Düğün gününe kadar Hoca başından geçmiş nice olaylara ince espriler katarak anlatmış. Davetlilerin hoşça vakit geçirmelerine yardımcı olmuş. Sazlı, sözlü eğlenceler arasında Keloğlan ile Menekşe Sultan evlenmişler. Mutluluklarına diyecek yokmuş. Daha uzun yıllar mutlu ve bahtiyar olarak yaşamışlar.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #17: 01 Mart 2009 - 04:24 »
  • Yayınlama

  •  Evvel zaman içinde küçük bir oğlu olan bir Kızılderili reisi varmış. Bu Kızılderili reisi oğlunu usta bir avcı olarak yetiştirmek istediğinden her gün ormana avlanmaya götürürmüş. Günlerden bir gün ormanda avlanırlarken Kızılderili reisin oğlunu maymunlar kaçırmış. Kızılderili reisi daldan dala atlayarak kaçan maymunları uzun süre takip ettikten sonra izlerini kaybetmiş. Daha sonraki birkaç gün oğlunu arama çabalarını sürdüren Kızılderili reisi, umudunu kaybetmiş ve üzgün bir şekilde kabilesine geri dönmüş.

     Aradan günler geçmiş. Fakat geçen günler gideni geri getirmediğinden üzüntüsü artan Kızılderili reisi, oğlunu bulmadan rahat olamayacağını anlayarak, en güvendiği adama kabilenin yönetimini bırakmış, oğlunu aramaya çıkmış. Kızılderili reisi yıllarca dağlarda, ormanlarda oğlundan bir iz bulmak umuduyla dolaşmış, durmuş. Oralarda gördüğü avcılara maymunların kaçırdığı oğlunu anlatmış. Oğlunun akıbeti hakkında bir şey bilip bilmediklerini sormuş. Avcılar böyle bir durumdan haberleri olmadıklarını söylemişler. Kızılderili reisi yılmadan, usanmadan arayışlarını sürdürmüş. Dağlarda, ormanlarda yüzlerce kez ölümle burun buruna gelmiş. Pek çok vahşi hayvanla gırtlak gırtlağa gelerek hayatını savunmuş. Yaralarını kendisi tedavi etmiş. Kızılderili reisin akıllara durgunluk veren varolma savaşını ve oğlunu bulmak için gösterdiği sonsuz gayreti sürekli olarak izleyen Manitu, sonunda, onun oğluna kavuşması gerektiği düşüncesinden yola çıkarak yardımcı olmaya karar vermiş. Bir gün, bir ormanda Kızılderili reisi oğlunu ararken yerde yatan yaralı bir maymun görmüş. Kızılderili reisi maymuna biraz su içirince maymun gözlerini açmış ve Manitu’nun izniyle dile gelmiş.

     “ Reis biliyorum, oğlunu arıyorsun. Merak etme, yakında oğluna kavuşacaksın. oğlunu maymunlar sultanı kaçırmıştı. Çok yaşlanmıştı. Tahtını bırakacağı bir varisi yoktu. Diğer maymunları ise sultan olabilecek yeterlilikte görmüyordu. Senin oğlunu görünce çok beğendi. İşte maymunların yeni sultanı dedi. Yaşlı sultan birkaç yıl sonra öldü. Senin oğlun maymunların sultanı oldu. Yaşı küçüktü ama çok cesurdu, çok yetenekliydi. Hiçbirimiz onun gözlerine bakmaya cesaret edemiyorduk, ondan korkuyorduk. Bu korku, ona duyulan saygının bir nedeni olsa gerek. Ayrıca çok da adaletliydi. Maymunlar arasındaki ilişkilerde olsun, maymunlarla diğer ormanlılar arasındaki ilişkilerde olsun haksızlık olmasına, hak yenmesine izin vermezdi. Doğruluk onun temel prensibiydi. Bu nedenlerden dolayı ona birer köle gibi itaat ettik. Şimdi on sekiz yaşında ve genç bir insan oldu. Uzun boylu, yakışıklı ve hayli güçlü. Birkaç gündür bu ormanda bulunuyor. Nedenini bilmiyorum. Güneşin battığı yöne doğru git. Onu yerde değil, ağaç dalları arasında ara. Ararken de “ Sultan…Sultan…Maymunların sultanı. Ben geldim, baban geldi “ diye ara sıra bağırırsın. O, senin çağrına uyarak yanına gelir. Benim adım Bonte’dir. Daldan dala atlarken yere düştüm. Sıradan bir maymun sayılırım. Ölümüm fark edilmez bile. Bunlar son sözlerimdir. “

     Kızılderili reisi Bonte’yi gömdükten sonra güneşin battığı yöne doğru uzun süre gitmiş. Arada bir de “ Sultan…Sultan…Maymunların sultanı. Ben geldim, baban geldi “ diye bağırmış. Nihayet ağaç dalları arasında genç sultan gözükmüş ve aşağı inerek babasının yanına gelmiş. Baba oğul daha sonra hasretle kucaklaşmışlar. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Kızılderili reisi oğluna; “ Gel oğul, kabilemize dönelim. Ben orada, sen de benim yanımda gereksin. Kabileden güzel bir kız seçer, evlenirsin, bana bir torun verirsin “ deyince oğlu da “ Baba hakkın var, söylediklerin olacak. Fakat hemen seninle dönmemi isteme benden. Nedenini de sorma. Sadece sen kabileye döndükten sonra benim de geleceğimi bil yeter. “

     Kızılderili reisi oğlundan ayrıldıktan iki ay sonra kabilesine geri dönmüş. Döner dönmez de kıskıvrak yakalanıp işkence direğine bağlanmış. Gün dönmüş, akşam olmuş. Tamtamlar çalmaya başlamış. Orta yere yakılan ateşin çevresinde Kızılderili savaşçılar toplanmışlar ve reisin gelerek töreni başlatmasını bekliyorlarmış. Az sonra büyük çadırdan reis çıkmış ve tören alanına doğru yürümeye başlamış. İşte tam bu sırada korkunç bir çığlık duyulmuş, çığlığı atanın bir sarmaşığa tutunarak alana indiği ve reisin üstüne atıldığı görülmüş. Maymunların sultanı reisi etkisiz hale getirip ayağa kalktıktan sonra bir ıslık çalarak yüzlerce maymunun alana gelmesini sağlamış. Ne olup bittiğinin farkına varamayan ve şaşkın şaşkın bakınıp duran Kızılderili savaşçıları maymunlar sultanının “ Ben işkence direğinde bağlı olan reisin oğluyum. Bir çoğunuz beni hatırlarsınız. Maymunlar beni kaçırmıştı. Sonra ben maymunların sultanı oldum. Burada yüzlerce maymun var, ormanda ise binlerce. Hemen silahlarınızı atın ve teslim olun. Hiçbirinize bir şey olsun istemem. Babam yine reisiniz olacak ve kabilede eskisi gibi her şey çok güzel olacak “ demesi üzerine silahlarını atıp teslim olmuşlar. İşkence direğinde bağlı bulunan babasını kurtaran maymunların sultanı, daha sonra babasının yıllar önce kabileden ayrılırken yönetimi bıraktığı en güvendiği adamı ve birkaç Kızılderili’yi bir çadırda bağlı olarak bulmuş ve kurtarmış.

     Maymunların sultanı iki yıl önce kabilesine geri dönerken ormanda çocukluk arkadaşlarından birkaçına rastlamış. Onlardan kendisi kaçırıldıktan sonra babasının onu aramaya çıktığını ve kabilenin yönetimini en güvendiği adama bıraktığını öğrenmiş. Fakat altı ay önce bir komplo ile yönetim değişikliği olduğunu ve şimdiki reisin yönetimi ele geçirdiğini söylemişler. Hiç mi hiç memnun değillermiş yeni reisten. Bunun üzerine maymunların sultanı kabileye gitmekten vazgeçmiş ve babasını aramaya çıkmış. Sonunda babasına kavuşan maymunların sultanı babasını kabileye geri dönmeye ikna ettikten sonra maymunlarıyla birlikte babasını takip etmiş. Babasının hiçbir şeyden haberi olmaması lazımmış, çünkü hazırladığı planında zorba reisin şüphelenmemesi ve onu kabilenin gözü önünde alaşağı etmek varmış. Maymunların sultanı babasına verdiği sözü tutarak kabileden güzel bir kızla evlenmiş. Doğruluk ve adalet ilkelerinden ödün vermeden yaşamını sürdürmüş.

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #18: 01 Mart 2009 - 04:24 »
  • Yayınlama

  •  Gezgin Şehmuz geze geze yoklar, yoksulluklar ülkesine varmış. Gezdikçe insanların nasıl bu kadar yoksul olduklarına şaşırıp kalmış. Giydikleri elbiseler eski, yamalı, yırtık pırtıkmış. Ayaklarında ise birer tahta çarık, yalınayak dolaşanlar bile varmış. Köyler, kasabalar ve şehirlerdeki evler tek katlı, ahşap yapılarmış. Tarlalar, bağlar, bahçeler belirli yerlerde bulunuyor, fakat ülkenin genişliğine oranla az yer kaplıyormuş. Başkente gitmiş. Padişahın sarayının nerede olduğunu sormuş. İlerde, ağaçlar arasında demişler. Ağaçlığın kenarında atından inmiş.Ağaçların arasından yürümüş, sonunda yolu geniş bir düzlüğe çıkmış. Bakınmış ortada iki katlı ahşap bir evden başka bina görememiş. Ahşap binanın çevresinde beş altı kişi, ellerinde kazmalarla toprağı kazıyorlar, ekim - dikim işiyle uğraşıyorlarmış. Yanlarına yaklaşmış:

     “ Kusura kalmayın ağalar, sarayı burada diye tarif ettiler. Acaba yanlış mı geldim? “ diye sormuş.

     “ Doğru gelmişsin, beyim!..Bizim padişahın sarayı işte burası “ demiş köylülerden birisi ve eliyle iki katlı ahşap yapıyı işaret etmiş.

     Gezgin Şehmuz, iliklerine kadar titrediğini hissetmiş. Koca bir ülkenin padişahı, nasıl olur da bu eski binada hüküm sürer?..Aklına, hayallerine sığdıramamış. Başı dönmüş, bakışları bulanmış, olduğu yere çöküvermiş. Az biraz dinlendikten sonra, başını elleri arasına almış, düşünceye dalmış. “ Vah bana, vahlar bana. Nasıl oldu da düşünemedim? Onca yoksulluk varken, bu yoksulluğu yöneten padişahın da yoksul olacağını, fakir padişah olacağını. Çok yerler gördüm, çok insanlar tanıdım. Demek ki tecrübe de bazı durumlarda pek işe yaramazmış.Neyse, kalk bakalım Şehmuz.Gidelim, görelim şu fakir padişahı, yoksulluğunun derecesini ölçelim ‘ Etrafında toplananlara:

     “ Yok bir şeyim.Yorgunluktan herhalde başım döndü. Padişahınızla görüşmek isterim.Gezgin Şehmuz geldi deyin kendisine “ demiş.Oradakiler, sevinçle birbirlerine bakınmışlar.İçlerinden birisi dönmüş. Koşarak, padişaha haber vermeye gitmiş.

     Gezgin Şehmuz biraz sonra padişahın odasına girmiş. Orta yaşlı padişah kendisini ayakta karşılamış, gülerek:

     “ Hoş geldin!..Sefalar getirdin. Demek Gezgin Şehmuz sensin. Yıllardır hakkında anlatılanları can kulağıyla dinlerim.Gittiğin yerlere hareket bereket getirirmişsin. Bilgine,sözüne,sohbetine doyulmazmış. Ben seni daha yaşlı zannederdim; pek gençmişsin. “

     “ Hoş bulduk, padişah hazretleri. Hakkın ihsanları üzerinize olsun efendim. On beş yaşlarında ilk gezilerimize başladık, bir o kadarı da, yollarda geçti. Yıllar yollarda kaçar, yollarda yılları kovalar dururum. Gezerim, dolaşırım, sorarım, öğrenirim. Öğrendiklerimi, bilmeyenlere öğretirim. Bilgiyi bilen yerlerden, bilgiyi bilmeyen yerlere bilgi taşırım. Benim yaptığıma bir nevi bilgi hamallığı denebilir. “

     “ Doğru dersin Şehmuz, öğretenin olmadığı yerde bilginin varlığı bilinmiyor, hiçbir şey de öğrenilemiyor. Neyse yorgunsundur. Buyur, geç otur şöyle, rahatına bak ” diyerek padişah
    Şehmuz’a tahta bir sandalye uzatmış, kendisi de başka bir sandalyeye oturmuş.

     “ Şehmuz, sanırım buraya gelene kadar ülkemin birçok kasabasını, köyünü görmüşsündür. Halkımın çok yoksul oluşu, şehirlerde tüccar bulunmayışı, toprakların büyük kısmının verimsiz oluşu mutlaka dikkatini çekmiştir. Yabancı ülke tüccarları gelmezler benim ülkeme. Mal getirseler kime satacaklar? Halkım kendi karnını doyuramazken elbise mi, ayakkabı mı düşünecek. O boş gördüğün topraklarda çok denemeler yaptık, her türlü ürünü yetiştirmeyi denedik. Sonuç sıfır…”

     “ Değerli padişahım. Arazilerinizin büyük kısmı killi toprak tabir edilen cinsten.Killi topraklar geçirimsiz topraklardır. Bu toprağa dikilen nebatların kökleri hava ile temas edemez. Yağan yağmur suları bitkinin köklerine ulaşamaz. Hava ve su olmayınca da bitkiler yaşayamaz. Ülkeniz topraklarının verimli olan küçük bir bölümü kumlu topraklardır. Kumlu topraklar bazı sebze ve meyvelerin yetişmesine elverişlidir. Fakat kum oranı biraz fazlacadır. Uygun yerlerde killi toprakları kumlu topraklarla karıştıralım. Bu karışım gübre ile desteklenirse humuslu toprak oluşur. Humuslu topraklar verimli topraklardır. Bol ürün elde edilir. Ayrıca suni göletler yapılırsa, buralarda balık nesli çoğaltılabilir. Ülke insanlarının et ve protein ihtiyacı karşılanabilir. Zamanla ihtiyaç fazlası ürünler ve balıklar komşu ülkelere satılıp para bile kazanılabilir. “

     Gezgin Şehmuz’un anlattıklarını dikkatle dinleyen padişah:

     “Aman be Şehmuz,yeter ki kendimizi doyuralım, para kazanması eksik kalsın.Duymadığımız, bilmediğimiz nice şeyler söylersin. Ağzından bal akar. Demek ziraat işlerinde böylesine metotlar geliştirilmiş. İki yarımın toplamı bir değil, dört edermiş, beş edermiş demek ki. Hiç vakit kaybetmeye gelmez. Şehirlerden, kasabalardan, köylerden temsilciler gelsin. Burada yapmaları gerekenleri öğrensinler. Öğrendiklerini gittikleri yerlerde öğretsinler. Şu andan itibaren ülkemde genel tarım seferberliğini başlatıyorum “ demiş.

     Ekim-dikim işlerinin başladığı günlerde Gezgin Şehmuz’un gelişi fakir ülke için büyük bir şans olmuş. Herkes Gezgin Şehmuz’un anlattıklarını can kulağı ile dinlemiş. Bilenler bilmeyenlere anlatmış. Günlerce, haftalarca arabalarla kumlu toprak taşınmış. Yumuşak bir toprak çeşidi olan killi toprakla karıştırılmış. Hazırlanan tarlalar sürülmüş, gübrelenmiş, tohumlar atılmış. Su kanalları açılmış. Tarlalar sulanmış. Sonbahar yağmurları toprağın sulanma işine kesin çözüm getirmiş. Ekim-dikim işleri bittikten sonra uygun yerlerde suni göletler hazırlanmış. Buralarda balık yetiştirilmeye başlanmış. Aradan zaman geçmiş. Ülkenin birçok yerinde başaklar boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya başlamış. Herkes sevinç içindeymiş. Sebzeler ve meyveler toplanmış. Ambarlar ürünle dolmuş. Büyük ve küçükbaş hayvanlar çayırlarda, çimenlerde otlamışlar. Eskiden, zayıflıktan kemikleri sayılacak halde olan hayvanlar gelişmişler, semizleşmişler.

     Ertesi yıl, tarım yapılan topraklar daha da genişletilmiş. Tarlalara yeni tarlalar katılmış. Kendilerine yetecek kadar yiyecek yiyen fakir ülkenin insanları daha bir hırsla, azimle işlerine sarılmışlar. Çok çalışmışlar. Hasat mevsiminden sonra ürün fazlasını elbise, ayakkabı, kumaş, ev eşyası gibi acil ihtiyaçlar karşılığında komşu ülkelerle takas etmişler. Önceleri bu ülkenin adını bile anmayan yabancı tüccarlar gelir, gider olmuşlar. Ticaret gelişmeye başlamış.

     Daha ertesi yıl ürün bol olmuş. Elbise, ayakkabı gibi ihtiyaçlarını karşılayan halk, ürünlerini parayla satmışlar. Eski ahşap evler yıkılıp, yerine taştan, tuğladan, sağlam, iki üç katlı evler yaptırmaya başlamışlar. Padişah ise iki katlı ahşap sarayının tam karşısına büyük bir saray yaptırmış. Bu saraya taşınmış. Eski saray Gezgin Şehmuz’un ricası üzerine yıktırılmamış. Kapısına büyükçe bir levha asılmış. Levhaya Gezgin Şehmuz’un şu sözleri yazılmış.

     “ Yok vardır. Var yoktadır. Önemli olan, yoktan varı ayırıp çekip almaktır. Yok bir tanedir. Bir yok, iki yok olmaz. Var yoktan ayrılırsa çoğalır: İki olur, üç olur, beş olur…Yok varın gelişmesini önler, hapseder. Var yokun yokluğunda var olur, varlık olur. “

     Gezgin Şehmuz, üç yıldır bu ülkede olduğunu, ülkede yaşayan insanlara biraz olsun yardımcı olabildiyse kendisini bahtiyar ve mutlu hissedeceğini; öğrenme, inceleme, araştırma ile çıkar gözetmeksizin çok çalışmanın toplumları kalkındıracağını söyleyerek, padişahtan gitmek için izin istemiş. Padişah ve halk, her şeylerini borçlu oldukları, yoksulluğu yok eden bu değerli adamın kalması için fazla ısrar etmemişler. Biliyorlardı ki , O, bir gezgindir. Yardıma, öğrenmeye ihtiyaçları olan başkaları da bulunabilir. Gezgin Şehmuz padişah ile vedalaşıp saraydan ayrıldıktan sonra, padişah gözyaşlarını tutamamış. Evet…Bir padişah ağlıyormuş

    • Ahmet Yılmaz
    • Aktif Visirli
    • *
    • İleti: 1.151
    • Cinsiyet: Bay
    MASALLAR
    « Yanıtla #19: 01 Mart 2009 - 04:25 »
  • Yayınlama



  • Masal
    Gökyüzünde İlk İnsan
    Harflerin Boyutu : A A A A A A A

     Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nde, Theseus'a Labyrinthos'a girip çıkması için Ariadne'ye bir yumak iplik kullanmasını öneren Daidalos'un Theseus'un başarısında parmağı olduğunu öğrenince, Kral Minos buna çok kızdığı belirtiliyor. Kral Minos, Daidalos'u, oğlu İkaros ile birlikte kendi inşa ettikleri Labyrinthos'a kapatmış.

     Daidalos, oradan çıkmanın çaresini de bulmuş. Kuşların pencerelere bıraktıkları tüyleri ve arı peteklerindeki balı kullanıp, İkaros ile kendisine birer çift kanat yapmış. İkisi de böylece uçup gitmişler. İkaros, dünyada ilk uçan adam olarak ün bırakmış. Daidalos, uçmadan önce oğluna ne çok alçaktan uçmasını ne de fazla yükselip güneşin ışıklarına yakın gelmesini salık vermiş.

     Ancak, havalandıktan sonra İkaros babasının bu sözünü unutmuş, başarısından dolayı gurura kapılmış ya da hava sarhoşluğuna tutularak yükseldikçe yükselmiş, güneşin ışığına aldırmamış, giderek doğayı yenmek, özgürlüğe kavuşmak sevinci ile Helios'u hor görme suçunu da işlemiş. Güneş tanrı, onun kanatlarını tutan balmumunu eritmiş, İkaros da denize düşmüş ve boğulmuş. Ege'de Sisam Adası'nın çevresindeki denize İkaros Denizi denmiş.


     


    Facebook Yorumları

             
    Twittear